A-Hafta sonu rafting yapmaya gidelim mi?
B-Neden ki?
A-Çok eğlenceli
B-Öyle mi? Bilmeden yapmak tehlikeli değil mi?
A-Botu işin uzmanı adamlar kontrol ediyor
B-Peki sen ne yapıyorsun?
A-Eğleniyosun
B-Hımm... Ama o zaman raftingi yapan onlar oluyor, sen konu mankeni oluyorsun
A-Olsun yaa, sen hoplayıp zıplayıp adrenaline tavan yaptırıyorsun
B-Rafting doğa sporuydu, değil mi?
A-Evet, hem de en ekstrem olanından
B-Ben hafta sonu bisiklete bineceğim.
A-Abi, değişiklik yap biraz, her hafta sonu bisiklete biniyorsun, Denizli havalisinde çıkmadığınız dağ tepe, inmediğiniz vadi kalmadı, yetmiyo mu?
B-Neden yetsin ki, tepeleri bitirince bırakacağım dememiştim ki,
A-Yaa anlatamıyorum, değişik tatlar dene, yamaç paraşütü, banci camping, skuba dayving, rafting, kaya tırmanışı. Hem çok kolay abi
B-Çoğu ilgimi çekmiyor ki
A-İnanmıyorum, sen nası bi insansın yaa,
B-Şöyle izah edeyim; raftingde eline bir kürek veriyorlar, bir iki cümleyle yapacaklarını anlatıyorlar ve sonra her şeyi onlar kontrol ediyorlar, sen sadece hoplayıp zıplıyorsun, yamaç paraşütü... Tandem paraşütte adam her şeyi yönlendiriyor, sen adamın kucağındasın, bir şey yaptığın yok, banci camping, seni bağlayıp yoyo gibi salınmaya bırakıyorlar, bir şey yapmıyorsun. Bunların neresinde spor var, pek çözemedim. Dersen ki böbrek üstü bezlerin reaktöre dönüyor, adrenalin seni kıvrandırıyor, o ayrı bi şey. Spor yapıyorum diye kendini kandırmaya gerek yok, masrafa da gerek yok. Rus ruleti oynamanı önerebilirim. Adrenalin kulaklarından fışkırır emin ol.
Bana gelince; bölgede çıkılmadık tepe bırakmamakla ilgilenmiyorum. Her parkurun kendine özgü özellikleri ve zorlukları var. Her birinde başka teknikler öğreniyoruz. Bisikleti seviyorum ayrıca. Adrenalin salgısının çoğaldığı anlar da oluyor elbette, şikâyetçi değilim.
Ama dersen ki, az önce saydığın "ekstrem spor" dallarında anlatacak anım, aleme görünecek fotoğraflarım olsun, buyur devam et.
Şimdi düşündüm, doğa sporu etkinliğinde boy göstereceğim diye parayı bastırsam ve tandem (iki sürücülü) bisikletin arkadaki selesine otursam, sürücü asıl mahareti sergilese ve ben de sadece düzlüklerde pedal basıp işin parçasıymışım gibi yapsam, sonra "mountain biker" kostümlerimle çektirdiğim bin tane fotoğrafla sosyal ortamlarda debelensem nasıl olur diye...
A-Yuhh diyorum abi, sen de amma kasıyosun haaa.
B-Evet, işte tüm bu disiplinli kasma olaylarına da biz spor diyoruz :)
21 Temmuz 2009
Ekstrem Spor
Anlatan:
Barış
Saat:
00:21:00
0
yorum var
Etiketler: Bisiklet, içimi dökerken
2 Ocak 2009
31 Ekim 2008
Gökova Pedallarımın Altında - 2
Geçen yıl birincisi olmuştu ve katılmıştım. Bu yıl da ikincisine katıldım. 25 Ekim'de Muğla-Akyaka'dan başladık, 28 Ekim'de Marmaris'te noktaladık. Geçen yılkine 85 civarında katılım olmuştu, bu yılkine 160 civarında.
Denizli'den katılanlardan ayrı olarak, Ali ile 24 Ekim günü yola çıktık. Muğla'ya kadar otobüsle gittik. Saat 16'da Muğla'dan bisikletle yola çıktık. Tüm eşyamızı benim kara şahin'e yükledik. 35 km'lik Muğla-Akayaka yolunu 70 dakika civarında bir sürede tamamladık. Çadırımızı kurup bir teknede verilen akşam yemeğine katıldık. Yemekten sonra teknik toplantı yapılarak kural, kaide ve usuller konusunda bilgilendirildik. Resmi formalarımızı aldık ve ortalık bir anda umumi bir giysi deneme kabinine döndü. Bisikletlere takılacak isim ve katılım yerlerimizi gösteren plakaları ve tanıtım kartı kolyelerimizi aldıktan sonra uyumaya çekildik.
28 Ekim sabahı harekete geçmeyi beklerken bir ağaca yaslamış olduğum bisikletimin lastiğinden jandarma minibüsü geçti. Tam "buraya kadarmış" diye düşünürken jantın zarar görmediğini hayretle farkettim. Derken başladık tırmanmaya.
Geçen yılkinden daha az zorlandım. Tabii bunda geçen yıla göre 10 kilo hafif olmamın etkisi çok. Rampalarda ve düzlüklerde görece hızlı, inişlerde yavaştım. Yine de Aktur'a gidişte kendimi kaptırdığım inişte 60 km/saat hızla giderken ciddi bir direksiyon titremesi dalgasına tutuldum. Gittikçe büyüyüp takla atma noktasına getirme eğilimi her zaman çok güçlü olan bu sorunu nasıl bertaraf ettiğimi hâlâ tam bilemiyorum. O hızla düşseydim şu an bu yazı olmazdı.
Yine hızlı olduğum bir zamanda, arka selenin ön bağlantı bölümü kırıldı ve sele tekerin üstüne düştü. İkinci büyük tehlike de buydu. Neyse ki bir killitlenme olmadı.
Turda 4-5 küçük kaza yaşandı. Büyük gezgin Ahmet Mumcu'nun pedalının çıkması nedeniyle yaşadığı kaza ve ardından turu bırakmak zorunda kalması üzücüydü.
Bölgede yanan ormanların acısını hafifletecek bir fidan dikme etkinliği de yapıldı. Bir çam fidanı diktim ve yerini ezberlemeye çalıştım. Yine de seneye bulamayacağımdan eminim.
Akşamları yapılan etkinliklerde özellikle Yeşil Bisiklet'ten Gürsel Akay'ın verdiği teknik bilgiler ve tecrübe aktarımı çok ama çok faideli oldu. Hızlı ve keskin viraj dönüşü için motosikletçilerin kullandığı ters yöne gidon kırma tüyosunu uyguladım.
Yine bir akşam tapılan çekilişte bana bir çift yarış bisikleti iç lastiği çıktı. Kamyon lastiği de çıkabilirdi, buna da şükür.
Bolca kedi gördüm, sevdim. Turun en güzel yanlarından biriydi. Kediler bisikletçileri seviyor olmalı.
Gökova Pedallarımın Altında - 2
Anlatan:
Barış
Saat:
11:30:00
0
yorum var
Etiketler: Bisiklet
26 Şubat 2008
26 Şubat Babadağ Gezisi
Erkenden uyandık, Devrim'in dükkanının önünde toplandık. Alper, Ahmet, Gökhan, Devrim, İbrahim ve ben. İsmail ve Ali bize yolda katıldı. Babadağ ilçe merkezine kadar gittik. İniş-çıkış dizileri... Pidecide karnımızı doyurduk. Dönüşte İbo'nun lastiği patladı. Gidişte zevkli bir inişe sahne olan rampa, dönüşte hurmalar ve tırmalar uyağına zemin hazırlayan dahiyane atasözümüzü hatırlattı. Dizlerimiz bayram etti yani. Saat 15-16 gibi eve vardık sanırım. Sayaçta 74 km gösteriyordu. Birkaç foto... Yeni pedaldaşımız Ahmet makinayı yanlış ayarda unuttuğu için biraz ışık patlaması var ama en azından fikir veriyor.






26 Şubat Babadağ Gezisi
Anlatan:
Barış
Saat:
15:17:00
3
yorum var
22 Ocak 2008
20 Ocak 2008
Vericiler
Bugünkü bisiklet tırmanışımızın hedefi 'vericiler'di. Sanırım TV, radyo ve bilumum iletişim aracı bu vericiler aracılığıyla uzak bağlantı kuruyor.
Sabah 8'de uyanıp hızlı bir kahvaltı yaptım. Kısa tayt, üstüne uzun tayt, forma, dış forma, balaklava, kask, eldiven, gözlük, üst üste iki kat çorap, kask ve ayakkabıdan oluşan bisiklet pusatlarımı kuşandım, sırt çantama yedek forma, bir elma ve bir portakal, formamın arka cebine bir poşet kuru üzüm koydum, mataramdaki suyu yeniledim, sayacı sıfırladım ve kendimi dışarı attım. Buluşma yeri olan Çamlık'a vardığımda 10 dakika gecikmiştim. Alper, Devrim ve tırmanışın bir kısmına katılacak olan Mehmet Ali Beni bekliyorlardı. Çamlık'ta da belediyenin eşsiz hizmeti olan müzik eşliğinde aerobik rezaleti henüz başlamıştı. Aralarından geçip rampaya yöneldik, viteslerimizi küçültüp başladık pedallamaya. Başta yol gayet iyiydi. Yükseldikçe karlı bölgeler görmeye başladık. Güneşin vurduğu yerlerde karlar erimiş, yapış yapış bir çamur sarmıştı ortalığı. Ne kadar uğraştıysak boş, tekerleklerin çamurla kaplanıp birer motosiklet tekerleği kalınlığına ulaşmasını engelleyemedik. Hafif alüminyum alaşımlı bisikletlerimiz 7-8 kilo çamur yükü ve "ölürüm de sizi bırakmam" dercesine tekerleğin dönüşünü engelleyen yapışkanlık yüzünden eski bir rus tankı misali bata çıka ilerlemeye başladı. Maşa, frenler, fren telleri görünmez olalı epey olmuştu ki, 10 santim kalınlığında karla kaplı bir bölgeye ulaştık. Kar içinde ilerlerken lastiklerdeki çamur tamamen temizlendi. Tam buna sevinirken kar kalınlığı 20 santimi geçmeye başladı. Bu sefer de karda ilerleyebilmek için normalin on katı bir güçle pedal basmak durumunda kaldık. Onsekizinci kliometreyi devirmiştik ki, artık pedal basarak ilerleme olanağı kalmadı. İnip yürümeye başladık. Kar kalınlığı o kadar arttı ki, bir yerde bisikleti olduğu gibi bıraktım ve o ilk kez kendi tekerleri üstünde dik durarak gözlerimizi yaşarttı. O anı ölümsüzleştirmek için Alper ve Devrim de aynı gururlu duruşu kendi bisikletlerine öğrettiler ve bolca fotoğraf çektiler.
Birkaç kilometre de bu şekilde ilerledikten sonra yine çamur deryalarının amansız saldırısıyla karşılaştık. Bu kez tekerler kalınlıklarıyla traktör tekerleğini andırmaya başladı. Ayakkabılarımız neredeyse tamamen çamura gömüldü.
Durumun verdiği inançla en önden, kararlılıkla ilerliyordum ki, hedefi gördüm. Müjdeyi arkadakilere bağırdım: Vericiler göründüüüüü! Durmaksızın fotoğraf makinalarına davrandılar muzaffer edalı fotoğraflarımı çektiler.
Dolambaçlı bir yoldan vericilerin önüne çıktık. Bir işletme binası, bir de konut vardı yanında. Birkaç dakikalık "kimse yok mu" faslından sonra çay içme hayallerimizi kar içinde cozurdatıp söndürdük ve konutun önündeki piknik bankına kurulduk. Terlileri tersizlerle değiştirip yemeğimizi hazırlamaya başladık. Yemek menüsü ne miydi? İki tane yulaflı bisküviyi, arasına Alper'in tüp balından sürüp yapıştırırsın, bundan ikişer tane... Sonra bendeki portakal ve elmayı 120'şer derecelik açılarla kesip üleştik. Hepsi bu. Üzerine bir sürü ramazan davulu yapıştırılmış birer eyfel kulesini andıran vericiler önünde bolca fotoğraf çektirdikten sonra geri dönüşe başladık. Az önce bize geçit vermeyen kar kütleleri kendilerini affettirmek istediklerinden olacak, bisiklet üstünde bir snowboard zevki bahşetti bize. Yarı kayarak, yarı pedallayarak inmeye başladık. Tarifsiz bir keyifti. Lastiklerdeki çamur hızın olanak verdiği merkezkaç etkisiyle çılgınca etrafa saçılmaya başladı. Sırtıma, çeneme, gözlüğüme, burnumun içine isabetli atışlar yaptı.
Döner dönmez Devrim'le kokoreççiye gittik. Neden mi? Vericiye varmak üzereyken Devrim "verici binalarında kokoreç satılıyor olsa" şeklinde ultra fantastik bir hayal kurmuştu. Onu farklı bir mekânda gerçekleştirdik biz de. İkişer kokoreçi mideye indirdikten sonra oto yıkayıcının yolunu tuttuk. Basınçlı su harikalar yarattı ve çamurlu bir kağnıyı andıran velespitlerimizi görenin içini ürpertecek güzellikte bisikletlere çevirdi. Ayakkabılar ve giysiler için de bir şeyler düşünmeli...
Haa, bu arada vericilerin uydu görüntüsü burada. Fotoğraflar da en kısa zamanda karşınızda...
Vericiler
Anlatan:
Barış
Saat:
02:17:00
0
yorum var
Etiketler: Bisiklet




