içimi dökerken etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
içimi dökerken etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Nisan 2011

Cafe İnciraltı Tabelasının Kısa Öyküsü

Her şey tamamdı. Mekânın geçmişinin ve geleceğinin ağırlığını taşıyabilecek bir tabelaya ihtiyaç vardı. Kendimiz yapacaktık. Koyulduk işe.

Kâğıt, kalem. Onlarca logo taslağı. Bu oldu, şurası olmadı gibi... Noktaları parantez gibi düşünelim, şu sözcüğü araya alalım. Logo tamam. Tabela ferforje olmalı. Şöyle gözü okşayan bir çerçeve. S'ler, C'ler, ok uçları ve yapraklar biçimindeki ferforje parçalarından öyle bir kombinasyon oluşturmalı ki... Onlarca çerçeve ve askı taslağı. Nihayet oldu gibi.

Hadi gidelim demirciler sitesine. Tabela sacını kestirdik. Ağır. Kenarları eli kesmesin diye gazete lazım... Ferforjecide sıra. Tüh, aradığımız parçalardan biri eksik. Acilen tasarımda değişiklik gerekli. Cepteki taslak çıkar, yere mevcut çerçeve parçaları dizilir. Bir saatin sonunda, olmayacak gibi görünen kombinasyon aniden oluverir. Parçalar çuvala doldurulur. Otobüs, tramvay, metro, derken ev. Onlarca kilo demirle yolculuğu hiç önermeme durumları.

Tabela mat küf yeşili, ferforjeler siyah olacak. Boyalar, rulolar, fırçalar alınır.

Şimdi tabela parçalarını kaynakla birleştirmekte sıra. Uygun bir kaynak makinası olan Hasan Abi'nin atölyesi iki sokak yukarıda. Yüklenip gidilir.

Binanın bodrum katına inilir. Yanmış kaynak elektrodu kokusu takip edilir. Ve işte atölye. Görüp görülebilecek en karışık yer. Bir torna, bir tezgâh matkabı, 4-5 metal işleme tezgâhı, sağda solda masalar. Üstleri matkap kalemleri, alet, edevat, metal parçaları, ne olduğnu anlamanın güç olduğu ıvır zıvırla silme dolu. Yerde bile içeride yürümeyi güçleştirecek ölçüde takım taklavat mevcut. Hasan Abi altmışlarında bir adam. Konuşmayı seviyor. Bedbaht. Masanın birinin üzerinde yer açmak için üzerindekileri eliyle yere süpürüyor. Parçaları üzerine yerleştiriyoruz. Bir sinyal çakıyor. Dayım bu bildik sinyali anında çözümlüyor. Bi koşu 5 tane bira alıyorum. Sigarasını yakıp birasından ilk yudumu aldıktan sonra tek sapı kopmuş gözlüğünü takıyor Hasan Abi. Gözlüğün yamuk duruşuna alışkın halinden belli ki, epeydir böyle kullanıyor. Parçaları dizip işi tarif ediyoruz. Sırasıyla bir yudum bira, iki dakika sohbet, bir kaynak dikişi biçimindeki iş akışı başlıyor. Biralar bitiyor. Bi koşu, 5 bira daha. Altıncıdan sonra sonra 5 yudum bira, 10 dakika sohbet ve bir kaynak dikişi şekline bürünüyor iş akışı. Saatler geçmiş, iş gittikçe uzuyor. Hasan Abi kaynak arkından ve işe yaramaz gözlüğünden şikâyet etmeye başlıyor. Artık elektrodu nereye dokunduracağını biz tarif ediyoruz, göremiyor.

Konuşurken aniden duraklıyor, müsaade istiyor. Tezgâhın altını karıştırıyor. Rengi kaybolmuş pis bir plastik maşrapa buluyor. Kapı ardına geçiyor. 6 biranın en az dördü maşrapaya tazyikle ve sesli sesli doluyor. Sallana sallana geliyor. Elinde maşrapa, silme dolu. Üzeri bol köpüklü. Ne yapacak diye merakla izliyoruz. Yine tezgâhın altına eğiliyor. Orada bir delik var, döküyor. Gelip devam ediyor. Ayakta zor duruyor. Gözlüğü 45 derece eğik duruyor. Pek bir şey görmediği anlaşılıyor. Ama o ne büyük mucizedir ki, gecenin ilerleyen saatlerinde tabelamız bitiyor. Bir an önce alıp gitme aceleciliğimden olacak ki, tabelayı tutmamla ellerimin yanması bir oluyor.

Ertesi gün astar boya. Sonra siyah ferforje boyası. Derken küf yeşili mat boya. Pek yakışıyor ferforjeye. Logo tasarımını bilgisayarda bitirip pleksi glas kesimciye gidiyorum. Harfleri silikonla tabelanın önü ve arkasına yapıştırıyoruz. Yakıştı be!

Son olarak çerçevenin içine led döşeme ve ledleri gizleme işlemi. Tabelayı asıp ışıklarını yakıyoruz. Hiç tahmin etmediğimiz bir şey oluyor. Harfler ışığı bir yere kadar soğuruyor. Kenarlarından parlayan harfler beklediğimizden de gösterişili bir etki yaratıyor. Biz tabelayı yaparken 'öyle olmaz', 'olmaz bu' diyen civar tabelacısı komşular söylediklerini unutup beğenilerini sunuyorlar. Gel de sevinme...

Cafe İnciraltı tabelasının öyküsü budur. El emeği, yorgunluk, dolu maşrapa, beğeni, her şey mevcut muhteviyatında.


Share/Bookmark

14 Ocak 2011

...

Dedem öldü. Çok üzgünüm.

Öldü diye değil, onu artık göremeyecek olduğum için değil, son zamanlarında onun için tam bir eziyete dönen koltuğuna çivilenmek son bulduğu için değil...

"Dedem öldü"ler var; pek de bir şey hissettirmez, okuldan, işten izin almak için bahane olur, yer yer fazladan birkaç kez kullanılacak denli hafif ve "tatlı" bir yalan gibidir. "vadesini doldurdu ve huzur içinde gitti"lere sığınıp "yükünden kurtulduk"lar maskelenir, neredeyse zil takılıp oynanır.

İki sözcükle ifade edilir, "dedem" ve "öldü"... Söylenir söylenmez kendini imha eden bir tümcedir, hemen uçuverir. Çoğu yalandan "başın sağolsun"larla birbirini yiyip bitiren iki tümcedirler kimi zaman. İki taraf "çok da umurumda değildi" konsensüsünde uzlaşıp önlerindeki hayata bakma konusundaki bu küçük kesintiyi akıldışı görürler ve milisaniyelik göz teması kesilir. Geçmişi düşünmek rasyonel değildir. "An"ı yaşama dininin bu zır yobaz ve pür softa mensuplarından başka şey de beklenmez zaten.

Dedem öldü... Bu iki sözcük o iki sözcüğe ne kadar benziyor değil mi? İşte trajik olan, kahredici olan da bu.

Gerçekten yaşamış olduğuna inanmanın oldukça güç olacağı düzeyde olağanüstü bir insanın, kalbi durur durmaz o herkese reva görülen iki sözcğe hapsedilivermesi ve adeta yaşanmışlığının sıfırlanması dayanılamayacak kadar üzücü benim için.

Olağanüstülükten ne kastettiğimi burada anlatmayacağım. Böyle bir yazıya sığdırmaya çalışmak anısına büyük saygısızlık olurdu. Yalnızca şunu biliyorum; o büyük ve erdemli yaşamı anlatmak üzere bir şeyler yapmalıyım...


Share/Bookmark

4 Aralık 2010

Yığın Fotoğrafları

Dün bahsettiğim fotoğraflar... Tıklarsanız büyük halleri açılır.









Share/Bookmark

3 Aralık 2010

Yığın

"Uyanma-zamanı-saat-dokuz-sıfır-sıfır"
Uykunun en derininden sıyrılıyorum bu sesle. Her uyanışımda bir 'nerdeyim ben' safhası vardır. Birkaç saniyede belirsizlik sisi dağılır. Evet, yine oradayım. Yatağımın ayak ucunda üst üste yığılı koliler ilk gördüklerim olur. Biraz sola dönerim, hemen yatağın dibinde, yerde, ipleri çözülü, dili dışarıda botlar... Az ileride bir dolap; kapakları sökülmüş. İçinde bir kısmı katlanıp konmuş, bir kısmı öylesine atılmış giysiler. Onların üzerinde içinde ne olduğunu bile unuttuğum poşetler. Daha ileride bir antika çalışma masası. Onun altında da koliler ve poşetler masanın altına değene kadar yığılmış. Masanın üzeri karmakarışık. Tıraş köpüğü, deodorant, tıraş bıçağı, bilgisayar monitörü, fotoğraf makinası çantası, kamera çantası, poşetler, poşetler, poşetler. Onun tam karşısında bir büyük masa daha; üzerinde bir tozlu bilgisayar monitörü, çizim tableti, poşetler, sağdan soldan değişik zamanlarda alınmış broşürler, etkinlik programları, kitaplar, post-it'ler, ve masada boş yer bırakmamacasına ıvır zıvır.

Kalkıp terlikleri giyerim. Bulunduğum yerden odanın kapısına düz bir çizgi izleyerek gitmem olanaksızdır. Tariflemeye çalıştığım kaosun içinde birkaç zikzaktan sonra salona ulaşırım.

Salonun solunda bir eski eşya yığını karşılar beni. Bu 1892 yapımı tarihi binanın 4,5 metrelik tavanına kadar yığılı bir eşya kümesi. Sandalyeler, koliler, avizeler, bar ve cafelerde kullanılmış yüzlerce şey. Bu yığına dayalı iki dağ bisikleti vardır ve ben banyoya giderken o bisikletlere çarpmamak için özel bir biçim almayı öğrenmiş bulunuyorum. Sağ tarafta yine kafe masaları, sandalyeler, meşrubat kolileri, yine antika bir masa, eski bir mini fırın, birkaç eski koltuk, poşetler,poşetler, poşetler, kaldırılıp rastgele atılmışcasına durmaktadır. Büyük salonun çıkışında koca, ahşap bir kablo tekeri durur. Onun üzerinde tekel bayii poşeti kolileri dev bir yığın oluşturur. Tüm bu yığınlar arasında geçile geçile oluşmuş dar bir koridoru izlerim salondan çıkmak için. Bu koridor bana dağlarda kullanıla kullanıla oluşan keçi yollarını anımsatır. Salondan çıkana kadar birkaç eşyaya çarpmamanız neredeyse olanaksızdır. Bu koridorun tam ortasında, salonun bir başından bir başına gerilmiş ipe asılı çamaşırlarla karşılaşır, eğilip geçersiniz. Bu çamaşırlar kuruduktan sonra bile günlerce birinin kendilerini toplamasını bekler, tozlanır... Salondan çıkınca uzun bir koridor ve hol görürsünüz. Bu koridor ve holün tüm duvar diplerine yığılı el aletleri, alet sandıkları, suntalar, mdf'ler, camlar, şunlar bunlar bulunur. Birkaç market buzdolabı da duvar dibinde kendilerine yer bulabilmiştir. Onların önü de içine konulan içeceklerin ambalaj artıkları olan naylon ve karton yığınlarıyla doludur.
...

*****
Günün ilk üç dakikasında gördüklerim aşağı yukarı bunlar.
Bir şeyi her gün görüyorsanız o şeyi kanıksayıp görmez olursunuz. Bu kadar farkedilesi farkedilmezlerimin olması çok çok ilginç geliyor. Fotoğraflarını çektim, buradan paylaşacağım.


Share/Bookmark

15 Ağustos 2010

Dost Sıcağında

"Dostluğun biz sevgisiyle
toplandık her an burda,
bu sevgi bağı kopmaz hiç,
dağılsak bir gün yurda
..."
İlkokul yılları; zamanın pusu ardından zihnime eksiksiz yansıyan bu şarkı... Ani inişli çıkışlı notaları bencileyin dinamizm takıntısı olan birini ne çok etkilerdi, ne çok hissederdim dostluğa yüklenebilecek bütün ama bütün ulvî değerleri. Öyle ki, göz pınarlarım zorlanırdı sınıfça bağıra bağıra söylediğimizde. Şimdi sözlerine baktığımda alabildiğine vasat olan bu şarkı ona benim çocuk aklımla yüklediklerim ölçüsünde güzelmiş. Farketmek ne güzel...

Dostluk kavramı o kavrama yüklediklerimizdir. Kimi için "dostum" hitabının rastgele seçilmiş figüranıdır dost, kimi için içini döküp rahatladığın ve kaçarcasına uzaklaştığın Midas kuyusu... Kimi için yaşamda tek kalma korkusu esnasında sarılınan yılan, kimi için yazılı olmayan "al gülüm ver gülüm" anayasasının güvenilir tarafı. Kimi zaman bir sokak köpeği, kimi zaman bir şişe şarap...

Derme çatma yaşam felsefesi yaratıp bunu ağır sözlerle satan nicelerinden duyarsınız, arkadaş başka, dost başka. Büyük olasılıkla dostluğu toz konmaz bir yere oturtma niyetiyle edilmiş bir sözdür. Ancak o dost tanımı öyledir ki, 6 milyar dünyalıyı ve hatta gelmiş geçmiş on milyarlarca dünyalıyı tek tek eleme sınavından geçirseniz muvaffak olamazsınız. Neden dostum yok sorusuna verilmiş hastalıklı bir cevaptır.

Bir dostluk tanımı yapacak değilim. Ancak belirtilerinden bahsedebilirim. Bugün aklımda dolanıp duran bu belirtilerden biriydi. Dostluk gerçekte öyle bir şey ki, zamanın ve mekânın ötesine geçebiliyor. Bu ne mi demek? Dostluğun bir kullanım ömrü ve kapsama alanı yoktur demek. Bu belirtiyle test edin bakalım dostluklarınızı, ne çıkacak.


Share/Bookmark

11 Ağustos 2010

Santuri Ben Bey

Hava İstanbul'da 61 derece hissediliyormuş bugünlerde. Normalde 40 dereceymiş de, yüksek nemin etkisini de katarsak epey daha yüksek hissediliyormuş. Sayın meteorologlar, eksiğiniz var. Tedrisatınızı gözden geçirin. Yoğun umutsuzluğun sıcaklığa etkisini de eklerseniz hava sıcaklığı 91 derece hissediliyor, bizzat hissettim. 40 derecede pişiyorsunuz, buram buram terliyorsunuz, 61 derecede tansiyonunuz düşüyor, yağlı yağlı terlemeye başlıyorsunuz, 91 derecede erimeye başlıyorsunuz, terinizle umutlarınızı da atmaya başlıyorsunuz. Olasılıklar olası'lıklarını yitirmeye başlıyor peşi sıra. Belirsizlikler okyanusu İstanbul'un dipleriyle tanışıyorsunuz. Batıkların arasında yüzüyorsunuz. Dip resiflerinde yuva kuruyorsunuz. Kendinizi bıraktığınız dip akıntıları sizi kendiliğindenlik çukurlarına sürüklüyor. Soluğunuz tükendiğinde istem dışı olarak yüzeye sürükleniyorsunuz. Bir iki refleksif ve cançekişmesel derin nefes, ve sonra yine dip... Sistem analizinde negatif geri besleme derler; kendi kendini koşullayıp sürdüren kısır döngü...

****

İranlı Emir elleriyle santur yapıp getirdi. Üzerinde mızrap dedikleri küçük çubukları dolaştırdığınızda dile gelip konuşmaya başlayan mucizevi enstrüman. Ha bire sürükleniyorum başına, gözlerimi kapayıp vuruyorum tellerine. Santur, anlat bana. Ne yapmalı?


Share/Bookmark

2 Haziran 2010

2010 Kültür Mantarı

Hiç uyumayan şehir. Damarlarında tam temizlenememiş kan son hızla dolaşıyor. Derin nefes alamayan şehir. Ciğerlerin müsaade etmiyor, en ücra bronşuna kadar parselli. Gözlerin kan çanağı; uyunamamış bir binyılın yorgunluğu çöreklenmiş akına.

Sokaklarında en derin, en sarsıcı tragedyaların yüz yıl kapalı gişe oynadığı şehir. Nasıl dayanıyorsun buna? Her gün tohumları atılan felaketlerin gözlerinin önünde serpilip boy atmasına kayıtsız kalabilmek nasıl bir olgunluk ya da erdeme işaret ediyor? Sokaklarında karıncalardan pek de farksızca koşuşturan bizler senin gözünde neyiz?

Parmağını oynatacak mecalin var mı? Bir işaret ver, bir şey ima et. Senden umutlananlar bulutların üzerine betonarme binalar inşa edeli yıllar oluyor. O binalar nice başka umuda ev sahipliği yapıyor artık. Çürüyen pis işhanlarında teknolojinin son ürünlerinin satılıyor olması gibi, bir şeyler almış yürümüş ama, altı kahredici şekilde boş. Bunu itiraf ederse hayalleri ve yaşamları poff diye çökecek milyonları bağrında barındırmak nasıl bir duygu?

Gördüklerini algılarken filtreleyebilme yeteneği geliştirmeyenleri allak bullak eden cüzzamlı bir eski zaman güzelisin sen. Sararmış fotoğraflarını ortaya saçıp tükenmiş bugününü unutturmaya çalışan yalnız ihtiyarlar gibisin. Devinmeye mecal bulamadığın bu yatakta sağına soluna açılmış yaralardaki beyaz kurtçuklar gibi kıpır kıpır oluşumuz seni yanıltmasın, günü kurtarıyoruz yalnızca...


Share/Bookmark

8 Şubat 2010

Devinim

İnsan devingendir. Uyurken bile. Uyuyan insanın beynindeki nöral hareketlerinin fotoğrafını çekiyorlar elektromanyetik algılayıcılarla. Olağanüstü bir trafik çıkıyor.

İnsanın iç ve dış deviniminin zamana yazılan izlerinin bir kısmıdır sanat. Plastik sanatlarda bu devinimin izleri görsel yansıma biçimine bürünüyor. Dinamik imgeleri kâğıda yazabilirsin, beze yazabilirsin, çamura yazabilirsin, mucizevi dijital olanaklara yazabilirsin. Öz imgesinin farkında olmayan yazamaz. Yazılı imgelerden kolaj oluşturamaz demiyorum, yazamaz diyorum.

Görsellikten imge okumayı herkes becerebilir mi? Neden becermek zorunda olsun ki? Peki okurmuş gibi yapabilir mi? Pek tabii ki...

O halde önce çıplak krallara parmağımızı doğrultarak başlayacağız!


Share/Bookmark

31 Aralık 2009

Yılın ve Şehrin Son yazısı

Bugün yılın son günü. Aynı zamanda Denizli'deki son yılımın son günü. Bir yeni dönem'i açarak gelmiştim 2000'de. Kendimce alınmış kararlarla. Bir geçmiş muhasebesinin önüme koyduğu kaçınılmazlar'ı başarmak üzere... Daha en başlarında önemli bir kısmını başardığım söylenebilir. Tüm bu sürecin genel ortalaması başarı mıydı? Hayır, pek de öyle değil.

Başarıya endeksli bir yaşam kurmak ve sürdürmek istediğimden değil. Ne yaşadıysan ona göre beklentilerle donanırsın. Bu beklentiler senin bir saniyeni bir sonrakine bağlar, yaşayakalırsın. Beklentilerinin hepsi peşi sıra çökmeye başlamışsa saniyelerin birbirinden kopmaya başlar. Bir zaman yitimi duygusuyla sarsılırsın. Bütünlük duygusu ve algısı kaybolur. Postmodern algıya tiksintiyle mesafe koyan biriysen bu parçalı algı sende bir yabancılaşmaya yol açar. Bir 'gerçek sen' varsındır, bir de parçalı algıyla zedelenmiş yansıman. Beklentilerin bu yansımaya bir türlü söz geçiremez. Bambaşka bir yaşam doğar. Kendisini yeniden ve yeniden üretir ve sen bakakakalırsın.

2000'de bu kısır döngüyü kıran dönemi açmıştım. Ve şimdi bir yenisini açacağım...
Parçalı algıyla zedelenmiş yansımamın yoğun bakım fişini çekeceğimi ilan etmek durumundayım. Değişiklikler olması kaçınılmaz elbette.

On yılın bir muhasebesi daha... Bir yirmi yılı elimizden almışlardı. Memleket onların kirli ellerinden kaçıp nasıl olsa şefkatli ellerimize sığınacaktı. Bekledik... Tertemiz ellerimizi bilekten kesip kendi vitrinlerine astılar. Ve memleket o cansız ellere gitti ardında neler olduğunu bilmeden. Memleketin mazlum başını o artık bizim olmayan ellerle okşayıp o ellerin işaret parmağıyla bizi gösterdiler düşman diye. Sadece ellerimiz değil, bir ülkenin geleceği çalındı. Şimdi ne yapıyoruz? Ellerimiz olmadan resim yapıyoruz. Hiç olmazsa resimlerimize bakın!


Share/Bookmark

24 Aralık 2009

Egosantrizm

Bazı insanlar vardır, gelmiş geçmiş tüm evren kuramlarına meydan okurlar; tüm galaksilerin, tüm yıldız, gezegen, asteroid ve kozmik partiküllerin kendi etraflarında döndüğü varsayımı, hatta varsayım ne ki, kabulü ile yaşarlar. Big-bang onların içinde cereyan etmiş ve evren kendilerinden türemiştir. Evrenin merkezi olursun da, her şeydeki gizli öznenin, amacın sen olduğuna inanmaz mısın? Hem de nasıl.

Hiç böyle bir insan olmadım. Çocukluğumda Erich von Daniken okumaktan olacak; uzaydan geldiğime ve içimde metalden bir iskelet olduğuna inandığım bir kesit var, itiraf ediyorum. Ama yaşadıkça acı gerçeği gördüm. Etten, kemikten, mukozadan ve gayet sıradan bir insandım. Truman Show misali, ki o film ortaya çıkmadan uzun yıllar önceydi, acep tüm bunlar bir oyun mu dediğim de olmuştur. Ama o kadar. Egosantrizmin gayet aptalca ve küçültücü bir şey olduğunu iliklerime kadar hissederek yaşıyorum şimdi.

Lafı nereye mi getireceğim? Biraz sabredin. Bazı tipler var, sürekli her şeyden şikâyetçi olur, beğenmez, iç yüzüne bakmaz, evrenin merkezi olan kendisine gösterilmesi gereken asgari saygı, hürmet ve tapınmayı görememekten demoralize olurlar. Akşama kadar yakıcı güneş altında milyonlarca kalori yakarak çalışmış bir inşaat demircisinin eve dönüş yolunda ter kokusu yaymasının, üstelik ter kokusu taşıyan molekülleri kendi kutsanmış burnuna ulaştırmasının ne kadar kötü, çirkin, hayvanca olduğundan bahsederler. Öyle ya, henüz temeli yapılmakta olan inşaatın buharlı duş kabinleri, jakuzileri, duş köpükleri ve plastik ördekleri mevcuttur ama alt seviye insan olan işçi "bana ne, ben ter kokusu yayıp insanlara pislik yapmak istiyorum" demektedir. Üstelik işçinin duş yapabilme olanakları yüce insanımızı enterese etmemektedir. Duş yoksa evine tünel kazıp gitmelidir. O kadar kazma kürek ne duruyordur...

Daha nice şey sayabilirim. Dilencilerin yarattığı "çirkin" görüntü, sokak çocuklarının kent dokusunu "bozması", seyyar satıcıların ses kirliliği yaratması gibi.

"Dün sokak köpeklerinden dert yanıyordun, bugün aziz kesilmişsin" diyebilirsiniz. Ama bi dakika, izah edeyim. O köpeklerin kendilerini besleyen mahalleli ve esnafa minnet borcu olarak geceleri mahalleye bekçilik etmeye çalıştıklarını çok iyi biliyorum. Güdüsel de olsa, böyle. Yapmaya çalıştığım, şartlandırarak köpeklerin bekçilik psikolojisinden çıkmasını sağlamak. On günde epey ilerleme de elde ettim.

Şimdi asıl konuya gelelim; Denizli'nin vaziyeti. Aylardır bir çalışma var; "Yüzyılın Dev Altyapı Hamlesi". Şehirdeki tüm kanalizasyon ve su tesisatı yenileniyor. Bu da demektir ki, tüm sokaklar kazılacak, eskisi çıkarılıp yenisi döşenecek. Yarıya yakını yapıldı. Zor bir iş. Hem yapanlar, hem de halk için. Bir kalkıyorsun, evin önünde su dolu bir hendek. Karşıya atlamak için akrobasi yapıyorsun. Asfalt ve beton yol kalmadı sayılır. Ana caddeler de olmak üzere tüm yollar toprak artık. Yağmur ve sık sık patlayan su tesisatı bu yolları çamur yollar haline getiriyor. Uzatmayayım... Bana ne, yenilensin ama benim yaşam konforumu etkilemesin denebilir mi? Denemez. Amaaaa. Bir sınır var.

İşe giderken, bisikletle şehir içinde tam bir dağ bisikleti parkuru katediyorum. Taşların üzerinden atlıyorum, hendekler, geçiyorum, çamurda ilerliyorum. Bu parkur üzerindeki bazı yollar beşinci kez kazılıyor. Tüm anlayış ve empatiyi gösterdik diyelim. Kazıldı, kapatıldı. Boru çapı yetersiz kaldı, bir daha kazıldı, bir daha kapatıldı. Kalan üç kazı neden? Bir hafriyat aracının saatlik ücretinin dudak uçuklatıcılığı ışığında düşünüyorum. Neden? Altı aydır aynı yol neden sürekli kazılıp kapatılır? Yaşam konforumuzun canı cehenneme, ama bizi sürü yerine koymayın.


Share/Bookmark

23 Aralık 2009

Gecenin Senfonisi

İnsan, ömrünün ortalama üçte birini uyuyarak geçiriyor. Bende bu ortalama beşte bire doğru gitmeye başladı. Erken uyansam da sabahı etmeden uyuyamıyorum.

Bizim binanın arkasında bir boş bölge var. Bir kısmı park. Orayı mekân eylemiş iki üç köpek ve birkaç tosun kedi doğuştan düşmanlıklarını bir konsensüsle aşmış, "yaşasın türlerin kardeşliği" şiarı etrafında yaşayıp gidiyorlar. Çevre apartmanlar ve dükkânlar onları benimsemiş, besler olmuş. Gündüzleri sevgi ve şafkatle özetlenebilecek duygularla yanlarından geçer, arada bir hoşbeş ederdim. Geceleri ne yaparlar bilmezdim. Şimdi en azından köpeklerin ne yaptığını çok iyi biliyorum. Sabaha kadar bölgelerini savunuyorlar. Nasıl mı? 5 saniyelik aralıklarla havlayarak.

Yatağımda uykuyu umutsuzca çağırırken havlamalarını sayıyorum. "Yok canım" diyorum, "herhalde 100 havlamadan sonra biraz olsun susarlar". Her defasında yanılıyorum. Saat 3 gibi montumu giyip çıkıyorum. Karşıdaki dersanenin önüne dökülü çakıllardan bir avuç alıp mekânlarına gidiyorum. Ortalama insan tipine gösterdikleri jestlerle, havlayarak üstüme doğru koşmaya başlıyorlar. Ben de ayaklarımı yere vura vura onlara doğru koşup çakılları etraflarına doğru savurduğumda birbirlerine bakıp kaçıyorlar. Sonra bekliyorum. Birkaç farklı sokaktan aynı mekâna sızma girişimlerinin hepsini benzer şekilde püskürttüm mü, tamamdır. En azından bu günlük, bölge savunmalarını dağıtmış oluyorum. Eve dönüyorum. Yine uykuyu çağırırken bu kez kalorifer tesisatının ani ısınma ve soğuma çığlıklarıyla karşılaşıyorum. Boruların tahta döşemeden çıktığı yerlerde genleşme sırasında bir gıcırtı çıkıyor ki, köpek havlamasından beter. Kalkıp su içiyorum, dışarıyı izliyorum. Saat beşe geliyor. Yine yatıyorum. Ama sabahın mahallemizdeki ilk müjdecisi olan kargalar mesaiye başlıyor. Boş alanda öyle bir yankılanıyor ki sesleri. Mekanik bir cihazdan çıkarcasına yırtıcı ve sert sesleri var. Artık öfkelenecek enerjim bile bitmiş. Umarsızca dinliyorum...

Bir süredir her gecenin özeti budur. Önceden ben mışıl mışıl uyurken neler oluyormuş meğer.


Share/Bookmark

6 Ağustos 2009

Ölümüne Yanılsamalar Serisi-1 : "İşimi Seviyorum"

Sabah uyanıyorsunuz, aslında bir o kadar daha uyuyabilirsiniz. İçinizden, çook derinlerden bir emir geliyor; kalk!

O emre küfrediyorsunuz ama itaat etmemeyi aklınızdan bile geçirmiyorsunuz. Ne için erken kalktınız? Uğruna erken kalkıp yetişmek için azami gayret sarfettiğiniz bu etkinlik ne ki? Yıllardır bu etkinliğe bir gün bile şaşmamacasına katılıyorsunuz. Çok seviyor olmalısınız. Ömrünüzün en verimli 25, 30, 40 yılının gündüzlerini silme bu etkinlikle dolduracak olmanızın başka ne açıklaması olabilir ki, siz işinizi seviyor olmalısınız!

Denklem kuralım; yaşarken ihtiyaçlarımız (bir kısmı gerçek, bir kısmı zorlama) oluyor. Bu ihtiyaçların hepsini kendi çabamızla karşılayamayacağımızdan yola çıkıp iş bölümü yapıyoruz. Sen ekmek pişir, sen ev yap, sen çocuklara ders ver, sen patates yetiştir gibi... İş bölümünde aldığımız bu görevlere de meslek adını veriyoruz. Böyle bir işbölümü olacaksa en iyisi, yetenekli olduğumuz ya da sevdiğimiz işi kapmaktır, öyle değil mi? Ama ben pek o fikirde değilim.

Eğer sevdiğiniz bir işi artık sevmemek istiyorsanız ya da daha kötüsü, nefret etmek istiyorsanız, onu mesleğiniz olarak seçiniz. İnsan aklı farklılıkları algılayıp analiz edebilmek eğilimindedir. Farklılıklar azalınca algı zayıflar. Bilinçli etkinlikler yerini otomatikleşmiş etkinliklere bırakır. Ne yaptığınızı çok farketmeden yapmaya başlarsınız. Beyin, yerini beyinciğe bırakır. Bu bir çeşit yabancılaşmadır aslında. Her gün aynı işi yapıyor olmak bunu getirir. "Ben işimde kendimi geliştiriyorum" diyenler olabilir, onları da düşündüm ve brifing vermeleri için külahımı masanın üzerine bıraktım, çekinmesinler.

İş, sevilemez. Çünkü o iş'tir. Hayatta kalmak için buna zorlandığınızı farketmediğiniz kısa bir süre boyunca onu sevebilirsiniz. Ama bir gün gelir ki, sizi geleceğinizle ve alıştırıldığınız yaşam konforunuzun (yoksa sefaletinizin mi demeliyim) bekasıyla tehdit edip kendisine sımsıkı sarılmanızı zorunlu hale getiren bir yılana dönüşür. O andan itibaren ondan nefret edersiniz. Ama bunu asla ona itiraf edemezsiniz. Ederseniz anında defterinizi düreceğini bilirsiniz. Herkesin bildiği bir sırdır işin sevilemeyeceği, ama bu sırrı açıklayana pek rastlanmaz. Açıklayanlar da tutunamayanlar kontenjanına yollanır, dışlanır. Korkarsınız.

İş yerleri zoraki birliktelik mekânlarıdır. "İş arkadaşlığı" diye fantastik bir kavrama yuvalık eder. İş arkadaşlığı diye bir şey gerçekte yoktur. Yaşam içinde düzenli olarak bir arada bulunulan insanlara "arkadaş" denmesiyle başlayan bir yanlış tanımlamadır. İşyerinde olan ilişkiye arkadaşlık demek acınası bir şeydir. İş denilen zoraki etkinliği yaparken zoraki olarak bir arada tutulan insanlar birbirini gerçekten sevemez. Kendini çaresiz hisseden insanların farkında olmadan içine girdikleri çıkar dayanışmaları haricinde bir yakınlık bulmak olanaksızdır. Neden mi? İş'in doğasından.

Peki neden "işimi seviyorum" nidaları semalarımızda romantik bir şiir gibi, her gün milyonlarca kez yankılanır? Yaşamımızı bu gerçekdışı telkin üzerine kurmuşuzdur çünkü. İnsanca yaşamdan uzak oluşumuzu, yıpranmamızı, sömürülmemizi, harcanmamızı, ömrümüzün altın yıllarını ona verişimizi, mutsuzluğumuzu görmeyip kariyer edinmek, bir iki yanardöner eşyanın sahibi olmak ve arada bir övülüp pohpohlanmak çabasıyla geçen ömrümüzün gözlerimizi kamaştırması için bu kartondan temelin sağlam durması gereklidir. Boşunadır, mutlaka çöker. Ama olanlara başka adlar konup gizlenir.

Evet, "işimi seviyorum!" Çok ağır psikoterapilerdeki telkin cümlelerini anımsatmıyor mu?

İşini sev, yoksa öldürür seni.


Share/Bookmark

21 Temmuz 2009

Ekstrem Spor

A-Hafta sonu rafting yapmaya gidelim mi?
B-Neden ki?
A-Çok eğlenceli
B-Öyle mi? Bilmeden yapmak tehlikeli değil mi?
A-Botu işin uzmanı adamlar kontrol ediyor
B-Peki sen ne yapıyorsun?
A-Eğleniyosun
B-Hımm... Ama o zaman raftingi yapan onlar oluyor, sen konu mankeni oluyorsun
A-Olsun yaa, sen hoplayıp zıplayıp adrenaline tavan yaptırıyorsun
B-Rafting doğa sporuydu, değil mi?
A-Evet, hem de en ekstrem olanından
B-Ben hafta sonu bisiklete bineceğim.
A-Abi, değişiklik yap biraz, her hafta sonu bisiklete biniyorsun, Denizli havalisinde çıkmadığınız dağ tepe, inmediğiniz vadi kalmadı, yetmiyo mu?
B-Neden yetsin ki, tepeleri bitirince bırakacağım dememiştim ki,
A-Yaa anlatamıyorum, değişik tatlar dene, yamaç paraşütü, banci camping, skuba dayving, rafting, kaya tırmanışı. Hem çok kolay abi
B-Çoğu ilgimi çekmiyor ki
A-İnanmıyorum, sen nası bi insansın yaa,
B-Şöyle izah edeyim; raftingde eline bir kürek veriyorlar, bir iki cümleyle yapacaklarını anlatıyorlar ve sonra her şeyi onlar kontrol ediyorlar, sen sadece hoplayıp zıplıyorsun, yamaç paraşütü... Tandem paraşütte adam her şeyi yönlendiriyor, sen adamın kucağındasın, bir şey yaptığın yok, banci camping, seni bağlayıp yoyo gibi salınmaya bırakıyorlar, bir şey yapmıyorsun. Bunların neresinde spor var, pek çözemedim. Dersen ki böbrek üstü bezlerin reaktöre dönüyor, adrenalin seni kıvrandırıyor, o ayrı bi şey. Spor yapıyorum diye kendini kandırmaya gerek yok, masrafa da gerek yok. Rus ruleti oynamanı önerebilirim. Adrenalin kulaklarından fışkırır emin ol.

Bana gelince; bölgede çıkılmadık tepe bırakmamakla ilgilenmiyorum. Her parkurun kendine özgü özellikleri ve zorlukları var. Her birinde başka teknikler öğreniyoruz. Bisikleti seviyorum ayrıca. Adrenalin salgısının çoğaldığı anlar da oluyor elbette, şikâyetçi değilim.
Ama dersen ki, az önce saydığın "ekstrem spor" dallarında anlatacak anım, aleme görünecek fotoğraflarım olsun, buyur devam et.

Şimdi düşündüm, doğa sporu etkinliğinde boy göstereceğim diye parayı bastırsam ve tandem (iki sürücülü) bisikletin arkadaki selesine otursam, sürücü asıl mahareti sergilese ve ben de sadece düzlüklerde pedal basıp işin parçasıymışım gibi yapsam, sonra "mountain biker" kostümlerimle çektirdiğim bin tane fotoğrafla sosyal ortamlarda debelensem nasıl olur diye...
A-Yuhh diyorum abi, sen de amma kasıyosun haaa.
B-Evet, işte tüm bu disiplinli kasma olaylarına da biz spor diyoruz :)


Share/Bookmark

27 Mayıs 2009

Dün Olan

Otomobillerin, yaşamı kolaylaştırdığının on katı kadar zorlaştırdığı bir şehirde yaşıyorum. İçlerinde genellikle sadece sürücü bulunan onbinlerce otomobil dar ve eğri büğrü yollarımızı tıka basa dolduruyor ve bir tür çıldırma ayininin hayvandan akılsız parçaları olan bu sürücüler katilim olmak üzere birbirleriyle yarışıyor.

Evimle işyerim arasındaki mesafeyi ihtiyaç duyulan sürede katetmemin tek yolu bisikletle gitmek.

Sağa-sola-ileri-geri bakmadan şerit değiştirenler, önümde aniden duranlar, tali yoldan gelirken sadece dört tekerlileri bekleyip ben geçerken son gaz üstüme sürenler, yol kenarı diye sağ şeridin ortasına parkeden ve sol şeride geçip arkadan gelen amansız araç katarının önüne atlamama neden olanlar, gözleri kapalı araç kullandıklarını düşünmeye başladığım "hanım" sürücüler, karşıya geçmek bahanesiyle patır patır önüme atlayan yayalar...

Tüm bunlar muhtemelen gizli bir anlaşma çerçevesinde beni öldürüp kaza süsü vermek üzere çaba gösteren bir şebeke. Bir paranoya hiç bu kadar gerçeğe yaklaşmamıştı.

Dün yine yaklaşık 1200 badire atlatıp işyerine gittim ve aynı badirelerin ters yönde olanlarını idrak etmek üzere eve doğru yola çıktım. İki yönlü otomobil nehrini aşıp karşı yönden yoluma devam edeceğim. Fırsat kolluyorum, ters yönde ağır ağır ilerliyorum. Karşımdan bir şey geliyor.

Ne mi geliyor? 70-80 yaşlarında bir nine, arkasında içine hurda kâğıt doldurduğu iki tekerlekli bir araba; çeke çeke götürüyor.

Karşılaştık, sağımdan geçmek üzere yol tarafına doğru hamle yaptı. Tam arkasından dev bir kamyon geliyor. Muhtemelen freni ve direksiyonu yok. Freni ve direksiyonu varsa şoförü yok. Zira nine önüne çıkınca istifinde, doğrultu ve hızında zerrece değişiklik yok. Birkaç milisaniye içinde ellerim soğudu, dizimin dermanı çekildi ve kalbim en aritmik şekilde atmaya başladı. Durdum, teyzeee, teyzee, diye bağırıp arkasını işaret ettim. İrkildi, arkasına baktı, kenara geldi biraz. Kamyon neredeyse sürtünerek geçti. Teyze bana "Allah iyiluğuni versin yavrum!" dedi. Aynen böyle! Karadeniz şivesi gibi yani. Yoluna devam etti. Yoluma devam ettim.

İçimde bir şeyler kaynıyor. Teyze orada sinek gibi ezilse ağlayanı olacak mıydı acep? Ağlayanı olsaydı muhtemelen 70-80 yaşında hurda kağıt toplaması gerekmezdi. Teyze! kamyon seni sıyırıp geçti ama beni yerden yere çaldı sanki. Topladın biraz kağıt belki, gittin uyanık bir hurda depocusuna, gerçek fiyatından kırpıp kırpıp üç kuruş verdi sana. Gittin ekmek aldın. Çoğu olmayan dişlerinle çiğnemeye çalıştın. Kalan ömründe o acımasız yollarda, gaza bastıkça köpekleşen sürücülerden bulabildiğin boşluklarda kâğıt toplayabilesin diye. Yok teyze yok, o kamyon beni ezip geçti, perişan etti. Zayıf ve mavi damarlı parmaklarınla, incecik bileğinle çektiğin o araba toplumsal cenaze arabamızdır. Allah hepimizin belasını versin!
Ama sen sadece "Allah iyiluğuni versin" dedin!


Share/Bookmark

14 Mayıs 2009

Psikolojik Savaş Nasıl Yapılır

Zaman Gazetesi ve Samanyolu Haber'den:

"Okul bahçesindeki büstü yıkan inek sürgün edildi.
Malatya'nın Yeşilyurt ilçesine bağlı Kadiruşağı köyünde okul bahçesindeki Atatürk büstünü kıran inek başka köye satıldı."

"Sürgün edildi" ironisine dikkat.

Yorum yapmama gerek var mı? Her şey ortada. Ayrıca büst kaidesine bakın. Bu inekcağızın büstü kırması için keçi gibi şahlanıp şiddetle kafa atması gerekir. Yapmış olabilir mi?


Share/Bookmark

12 Şubat 2009

Işık İyi mi?

Aydınlık iyi bir şey mi? Karanlık iyi bir şey mi? Hangisi iyi, hangisi kötü? Bir dakika, acele etmeyelim. Sakin olalım ve düşünelim.
En sevdiğim film konularındandır; korkunç ve kaçılamazlığıyla ün yapmış bir hapishane, kaçmayı her şey pahasına kafasına koymuş başrol oyuncusu. Zekice planlar yapılır, her şey inceden inceye hesaplanır. Gecenin bir yarısı hapishanenin (ya da toplama kampının) o korkunç binasından çıkılır. Sıra tel örgüleri geçmeye gelmiştir. Nöbetçi kulelerindeki güçlü projektörlerin acımasızca taradığı bölge geçilip tel örgüler kesilecek ve o büyük rüyaya ilk adım atılacaktır. Projektörlerin tarama hızı, kaç saniyede tel örgülere koşulup kaç saniyede tellerin kesilmesi gerektiği ince ince hesaplanmştır. Kahramanımız duvar dibine sinip yay gibi gerilerek fırlama vaktini bekler. O an geldiğinde ok gibi fırlar tel örgülere. Tel makasını çıkarır ve kesmeye başlar. Derken bir aksillik olur. Zamanında bitirememiştir kesme işlemini. Projektörün kahredici ışığı o tarafa yönelmiş, durdurulamazcasına yaklaşmaktadır. Kahramanımız en uygun yere çekilmeye çalışır. Koca ışık halkası tam başının üstünden geçmektedir. Onunla birlikte nefesimizi tutarız. Işığın geçişiyle birlikte rahatlar, heyecanlı kaçışın devamını iple çekeriz.

* * *

Çoğu bar loş ışıklıdır. Zamane yaşamının yıpratıcılığı ve yoruculuğundan kaçanların sığınma isteği duyacağı şekilde tasarlanmıştır. Zamane insanı kendini sevmez. Hep bir başkasına benzemek üzere özendirilmiştir zira. Hiç bir zaman ona benzeyemez ama ömrü benzeme çabasıyla geçer gider. Kendisi olmaktan utanan insan güvensiz olur, kolay güdülür. Örnek haline getirilmiş tiplere benzeme çabası hiç bitmediği için piyasaya sürekli yeni örnek tipler sürülür ve sürüler halinde "kendi isteğiyle" biçimlendirilir. Kendisi olmaktan duyduğu utanç süreklileştirilmiş olan insanın beğenilmek için yapıp ettiklerinin çoğunun altında kendisini çirkin bulması yatar. Gün içinde güzel görünmek için yaptıklarının hiç biri aslında onun kendini çirkin bulduğu gerçeğini değiştirmez. Bu çirkinliği sadece kozmetik olarak algılamayalım; hâl hareket, davranış, birikim vs. de buna dahil. Çirkinliğini gizleyebileceği yerlere kaçmak ister. Barda ışık loştur; yüzü gözü, burnunun büyüklüğü, saçının seyrekliği, kulağının birinin kepçe oluşu, jest mimik beceriksizliği pek farkedilmemektedir. Ortam gürültülüdür; cırtlak sesi, tekdüze ses tonu, konuşmasındaki kararsızlık kamufle olmuştur. Orada kendini iyi hisseder. Günlük yaşamın o hiç sönmeyen acımasız projektörlerinden kaçıp buraya sığınmakla ne de iyi etmiştir. Alkol de işin içine girip psikolojik gerilimini hafifletince o yıkıcı acizlik duygusu hafifler, kendini güçlü ve güvenli hisseder birkaç saatliğine.

Işık hep cıvıl cıvıl bir bahar gününü aydınlatıp insanı yaşama çeken ışık mıdır? Işık hep iyi midir?

Yoksa şöyle mi demeli; İnsanın kontrol etmeyi öğrendiği her şeyi silah haline getirmeyi başardığından beri ışığı kimin, nereye, neden tuttuğu önemlidir artık. Yaşamımızın her alanını kuşatıp ne yaptığımızı görerek güç sağlayanları bundan mahrum edecek şey karanlık bölgelerse orada da olunmalı. Ama en karanlık bölge, projektörün arkasında, onu kontrol edenin bulunduğu bölgedir. Orada durarak kendini gizler. Karanlık ücralara kaçmaktan söz etmiyorum, kör edici ışık bombardımanından kurtulup o karanlık bölgeyi görmekten sözediyorum. Projektörün kontrolünü ele almaktan yani.


Share/Bookmark

9 Şubat 2009

Organizmada Organize Olma

Bir organizma düşün ey okur; besleniyor, yaşamını devam ettiriyor, türünü devam ettiriyor. Organizmaya bir sıfat yakıştırmayı öneriyorum ey okur; yeryüzündeki kötülüğün odağı olsun meselâ. Siyah, pis, yapışkan, kötü kokan. Umutları kıran, dizlerin dermanını çekip alan, omuzlara kâbus gibi çöken... Umutsuzluk dayanılmaz olsun. Umudun bittiği yerde yaşamın mucizevi şekilde kendine kanallar açışına şahit oluruz hep. Yaşam bu lânet organizmada nasıl kanal açabilir? Organizmanın içinde organize olarak elbette. Organizma içinde, organizmanın lanetinden bağımsız nasıl organize olunur? Canlılar dünyasından örnek verelim mi? Kanser... Hep düşünmüşümdür, kanser neden var? Bulaşıcı değil, bünyeyi ele geçirip öldürdükten sonra kendi de ölüyor, toprağa karışıyor. Kendini türe sadece genetik olarak yayabiliyor. Diğer hastalıklar gibi farklı bir organizma türünün devamlı bir yaşam biçimi değil.

Aşağılık organizmamıza dönelim. Ne kadar döversen döv, söversen söv yıpranmıyor, her geçen gün daha güçleniyor ve iğrençleşiyor. Güçlendikçe sana daha ağır darbeler vuruyor. Seni aç bırakıyor, gırtlağını sıkıyor, beynini oksijensiz bırakıyor. Canın uçup gidiyor, öfkenden ibaret kalıyorsun. Öfken ateş olup ona akıyor. Ağzından burnundan girip semirmiş bedene yerleşiyorsun. Akciğerlerine siniyorsun. Her nefes alış verişini içten duyuyorsun artık. Her nefesin dünyanın yaşamından bir parçanın daha sökülüp alınışı olduğunu taa içten duyumsuyorsun. O organizmaya karıştırıyorsun bedenini; artık öfken olan aklını hiç yitirmeden ama. Organizmanın gürbüz damarlarını bağlıyorsun senin kurumaya yüz tutmuş damarlarına. Sel olup akıyor kanı sana. Canlanıyorsun. Organizma içinde büyük ve özerk bir etkinlik alanı oluyorsun asla dokunulamayan. Organizma içinde büyüyorsun ve kan damarlarının çoğu sana kan taşımaya başlıyor. Canlanışın büyük bir kurtuluşun umudu haline geliyor. Büyük bir ölüme gidiyorsun. Ölümü göze alıp dışarıdan var gücünle vurmalarınla sinek ısırığı kadar yaralayamadığın organizmayı içeriden, kendinle birlikte ölüme sürüklüyorsun. O can havliyle seni bedeninden söküp atmaya çalıştığında artık senin tam orta yerinde olan canını da söküp atmış oluyor, çaresi yok. Karşı olmanın yollarından biridir bu. Kimi zaman başka yolu da kalmaz ve yaşam kendine böyle bir karşı yol bulur.

Ey sinek dostlarım, sizce başka umut var mı?


Share/Bookmark

2 Aralık 2008

Dün Akşam Olanlar

Dün akşam. Dışarıdan sesler geliyor. Siren, bağırış çağırış, patırtı. Tozlu balkona çıktım. Yan tarafta eski bir ev varmış meğerse. Şu tarihi olan, koruma altında olanlardan. Bir süredir görmeye ayarlanmamış gözlerim farketmemiş. Evin içinden, tavanını yalayan, arada bir dilini dışarı uzatan alevler. Bana yıllar sonra "kesif" kelimesini ilk kez kullandıracak olan bir duman. Ev yanıyor a dostlar!
İtfaiye hazırlık yapıyor. Hortumu çekip evin arkasındaki çalılığa uzattı bir itfaiye eri. Açtırın! diye bağırdı. Yassı, şerit halindeki hortum yuvarlak hale geldi ve basıncı ile zor kontrol edilebilir bir makinaya dönüştü hortumun ucu. Pencereden içeri tuttu. O durumlarda alevlerin kıyıcılığından çok her tarafın isli, pis bir suyla kaplanacak olması aklıma üşüşür. Pek mantıklı değil, ama öyle.
Diğer bir itfaiye eri, Hüseyin çavuşum!, Hüseyin çavuşum! diye bağırıyor. Evet, itfaiyede hiyerarşi vardı, değil mi? Yangın hayati mesele, yangınla ilgilenenler sert bir disipline sahip olmalı, o halde bir hiyerarşik örgütlenme gerekli. Hemen aklıma o basit espri geliyor, acep bunların bölük komutanı olan bir yüzbaşıları var mıdır?
Sonra akla yangının nedeni konusunda senaryolar üşüşür. Burası Denizli, atadan kalma tarihi evini, arsasını daire karşılığı müteahhide vermek için yakanlar şehri. Bir çoğuna şahit oldum. Yine öyle midir? Çıktım dışarı, evin civarında dolaştım. İtfaiyeciler, polisler, gazeteciler, komşular. (Hayır sevgili okuyucu, etrafta bekleşip kendi aralarında yorum yapanları "yurdum insanı" diyerek aşağılamayacağım. Dairesinin balkonundan on saniye bakıp TV'sinin başına dönen "çağdaş" insanlara laf etmeyip de sokağa çıkanlara laf edecek değilim. "Yurdum insanı" tuzağı bu ülke insanını bireyleştirip yalnızlaştıran bir konseptti, ipliği pazara çıktı.)
Polisler evin kiracılarının öğrenci olduğunu söylüyor. Bu da arsa karşılığı daire tezini önemli oranda çürütüyor. Büyük olasılıkla açık bırakılan bir elektrik sobası vs.
Bu öğrencilerden biri gelince "Davulum, davuluma bir şey oldu mu acaba" demiş. "Yurdum insanı" konseptiyle insanları aşağılaya aşağılaya gençliğin önemli bir kısmı işte böyle oluyor demek ki. Bencillik kesif. Not edelim. Kızmayalım, düşünelim sadece.
Özetle yangın yandı, neyse ki ölü ölmedi.


Share/Bookmark

2 Kasım 2008

Canımızın İpek Telleri Koparken

Büyük miras çöküyor. Çöküntünün üstüne kara şatolar kurulacağını adımızdan çok bildiğimiz için omuz verdik, yapı çökmesin, yenilensin, tazelensin, aklımızı koyalım ortaya, çiçek bahçeleri yeşersin... En kadim kirişlerinin altına gövdemizi, omurgamızı payanda yaptık. Mirasın mirasçısı rolündekilerin belimize vurduğu ağır darbelerin şaşkınlığıyla çevirdik bakışımızı. Yüzümüzdeki şaşkınlık ve hayal kırıklığı ifadesi mirasçı rolündekilerin çürük akan bakışlarıyla karşılaştı. Delemedik gözlerindeki balçıksı nefreti. Gözleri çapaklanmış, irin bağlamıştı. Yapının her sütununa ağır darbeler indirirken kara şatocular, sütunların acı çatırtılarına eşlik etti mirasçı rolündekilerin omurgamıza indirdiği darbelerin çatırtısı. Omurlarımız tek tek birbirine geçmeye başladı. Canımızın ipek telleri birbiri ardına koparken acının sonsuzluğunu keşfettik. Mirasçı rolündekiler çöken yapıdan başlarına düşen her tuğlayla daha da tükendiler, bir ceylana çullanan ikiyüz çakal gibiydiler, gözlerindeki irin tabakası katmerlendi. Kara şatoculara benzemeye başladılar. Darbeleri daha ağırdı artık.

Bilemedik. Gerçek mirasçı bizdik! BİZDİK!


Share/Bookmark

11 Ağustos 2008

Belâyı Çağırıyorlar

Artık tek dişi kalmış canavarın savaş uzvu oldular ve bir kan hattı olacağı belirginleşen Bakü-Tiflis Ceyhan Hattı bölgesinde yoğunlaştırdılar patırtılarını. Erzincan'dan geçiyor hat. Bugün orada güvenlik zaafını kanıtladılar kendilerince, 9 can alarak... "Gel Coni, anlaşmadan doğan hakkını kullanmaya hazır ol, hat güvenli değil" mesajını veriyorlar. Saakaşvili de denemeye çalışıyor. Hesaplar döner buralarda, bizden söylemesi.


Share/Bookmark