17 Şubat 2009

Marangoz


Bugün sıra kolun yapımındaydı. Marangoz da bu aşamaya geldi.


Share/Bookmark

12 Şubat 2009

Işık İyi mi?

Aydınlık iyi bir şey mi? Karanlık iyi bir şey mi? Hangisi iyi, hangisi kötü? Bir dakika, acele etmeyelim. Sakin olalım ve düşünelim.
En sevdiğim film konularındandır; korkunç ve kaçılamazlığıyla ün yapmış bir hapishane, kaçmayı her şey pahasına kafasına koymuş başrol oyuncusu. Zekice planlar yapılır, her şey inceden inceye hesaplanır. Gecenin bir yarısı hapishanenin (ya da toplama kampının) o korkunç binasından çıkılır. Sıra tel örgüleri geçmeye gelmiştir. Nöbetçi kulelerindeki güçlü projektörlerin acımasızca taradığı bölge geçilip tel örgüler kesilecek ve o büyük rüyaya ilk adım atılacaktır. Projektörlerin tarama hızı, kaç saniyede tel örgülere koşulup kaç saniyede tellerin kesilmesi gerektiği ince ince hesaplanmştır. Kahramanımız duvar dibine sinip yay gibi gerilerek fırlama vaktini bekler. O an geldiğinde ok gibi fırlar tel örgülere. Tel makasını çıkarır ve kesmeye başlar. Derken bir aksillik olur. Zamanında bitirememiştir kesme işlemini. Projektörün kahredici ışığı o tarafa yönelmiş, durdurulamazcasına yaklaşmaktadır. Kahramanımız en uygun yere çekilmeye çalışır. Koca ışık halkası tam başının üstünden geçmektedir. Onunla birlikte nefesimizi tutarız. Işığın geçişiyle birlikte rahatlar, heyecanlı kaçışın devamını iple çekeriz.

* * *

Çoğu bar loş ışıklıdır. Zamane yaşamının yıpratıcılığı ve yoruculuğundan kaçanların sığınma isteği duyacağı şekilde tasarlanmıştır. Zamane insanı kendini sevmez. Hep bir başkasına benzemek üzere özendirilmiştir zira. Hiç bir zaman ona benzeyemez ama ömrü benzeme çabasıyla geçer gider. Kendisi olmaktan utanan insan güvensiz olur, kolay güdülür. Örnek haline getirilmiş tiplere benzeme çabası hiç bitmediği için piyasaya sürekli yeni örnek tipler sürülür ve sürüler halinde "kendi isteğiyle" biçimlendirilir. Kendisi olmaktan duyduğu utanç süreklileştirilmiş olan insanın beğenilmek için yapıp ettiklerinin çoğunun altında kendisini çirkin bulması yatar. Gün içinde güzel görünmek için yaptıklarının hiç biri aslında onun kendini çirkin bulduğu gerçeğini değiştirmez. Bu çirkinliği sadece kozmetik olarak algılamayalım; hâl hareket, davranış, birikim vs. de buna dahil. Çirkinliğini gizleyebileceği yerlere kaçmak ister. Barda ışık loştur; yüzü gözü, burnunun büyüklüğü, saçının seyrekliği, kulağının birinin kepçe oluşu, jest mimik beceriksizliği pek farkedilmemektedir. Ortam gürültülüdür; cırtlak sesi, tekdüze ses tonu, konuşmasındaki kararsızlık kamufle olmuştur. Orada kendini iyi hisseder. Günlük yaşamın o hiç sönmeyen acımasız projektörlerinden kaçıp buraya sığınmakla ne de iyi etmiştir. Alkol de işin içine girip psikolojik gerilimini hafifletince o yıkıcı acizlik duygusu hafifler, kendini güçlü ve güvenli hisseder birkaç saatliğine.

Işık hep cıvıl cıvıl bir bahar gününü aydınlatıp insanı yaşama çeken ışık mıdır? Işık hep iyi midir?

Yoksa şöyle mi demeli; İnsanın kontrol etmeyi öğrendiği her şeyi silah haline getirmeyi başardığından beri ışığı kimin, nereye, neden tuttuğu önemlidir artık. Yaşamımızın her alanını kuşatıp ne yaptığımızı görerek güç sağlayanları bundan mahrum edecek şey karanlık bölgelerse orada da olunmalı. Ama en karanlık bölge, projektörün arkasında, onu kontrol edenin bulunduğu bölgedir. Orada durarak kendini gizler. Karanlık ücralara kaçmaktan söz etmiyorum, kör edici ışık bombardımanından kurtulup o karanlık bölgeyi görmekten sözediyorum. Projektörün kontrolünü ele almaktan yani.


Share/Bookmark

9 Şubat 2009

Organizmada Organize Olma

Bir organizma düşün ey okur; besleniyor, yaşamını devam ettiriyor, türünü devam ettiriyor. Organizmaya bir sıfat yakıştırmayı öneriyorum ey okur; yeryüzündeki kötülüğün odağı olsun meselâ. Siyah, pis, yapışkan, kötü kokan. Umutları kıran, dizlerin dermanını çekip alan, omuzlara kâbus gibi çöken... Umutsuzluk dayanılmaz olsun. Umudun bittiği yerde yaşamın mucizevi şekilde kendine kanallar açışına şahit oluruz hep. Yaşam bu lânet organizmada nasıl kanal açabilir? Organizmanın içinde organize olarak elbette. Organizma içinde, organizmanın lanetinden bağımsız nasıl organize olunur? Canlılar dünyasından örnek verelim mi? Kanser... Hep düşünmüşümdür, kanser neden var? Bulaşıcı değil, bünyeyi ele geçirip öldürdükten sonra kendi de ölüyor, toprağa karışıyor. Kendini türe sadece genetik olarak yayabiliyor. Diğer hastalıklar gibi farklı bir organizma türünün devamlı bir yaşam biçimi değil.

Aşağılık organizmamıza dönelim. Ne kadar döversen döv, söversen söv yıpranmıyor, her geçen gün daha güçleniyor ve iğrençleşiyor. Güçlendikçe sana daha ağır darbeler vuruyor. Seni aç bırakıyor, gırtlağını sıkıyor, beynini oksijensiz bırakıyor. Canın uçup gidiyor, öfkenden ibaret kalıyorsun. Öfken ateş olup ona akıyor. Ağzından burnundan girip semirmiş bedene yerleşiyorsun. Akciğerlerine siniyorsun. Her nefes alış verişini içten duyuyorsun artık. Her nefesin dünyanın yaşamından bir parçanın daha sökülüp alınışı olduğunu taa içten duyumsuyorsun. O organizmaya karıştırıyorsun bedenini; artık öfken olan aklını hiç yitirmeden ama. Organizmanın gürbüz damarlarını bağlıyorsun senin kurumaya yüz tutmuş damarlarına. Sel olup akıyor kanı sana. Canlanıyorsun. Organizma içinde büyük ve özerk bir etkinlik alanı oluyorsun asla dokunulamayan. Organizma içinde büyüyorsun ve kan damarlarının çoğu sana kan taşımaya başlıyor. Canlanışın büyük bir kurtuluşun umudu haline geliyor. Büyük bir ölüme gidiyorsun. Ölümü göze alıp dışarıdan var gücünle vurmalarınla sinek ısırığı kadar yaralayamadığın organizmayı içeriden, kendinle birlikte ölüme sürüklüyorsun. O can havliyle seni bedeninden söküp atmaya çalıştığında artık senin tam orta yerinde olan canını da söküp atmış oluyor, çaresi yok. Karşı olmanın yollarından biridir bu. Kimi zaman başka yolu da kalmaz ve yaşam kendine böyle bir karşı yol bulur.

Ey sinek dostlarım, sizce başka umut var mı?


Share/Bookmark

28 Ocak 2009

Marangoz

Marangozu modellerken biraz orijinal konseptten çıktım.


Share/Bookmark

27 Ocak 2009

Çare


çare from Bar men on Vimeo.
2003 yılında yaptığım ilk ve tek animasyon filmim. Lightwave, Adobe Photoshop ve Adobe Premiere kullanmıştım.


Share/Bookmark

26 Ocak 2009

Hacıyatmaz

Gerçek hacıyatmazlarla hiç bir ilgisi yoktur.


Share/Bookmark

24 Ocak 2009

Hiçkimse

Zbrush+Photoshop


Share/Bookmark

18 Ocak 2009

Bugün de 2 Boyutlu

Painter'ı özlemişim. Geliştirmek lazım.


Share/Bookmark

10 Ocak 2009

Rastgele

Küreden başlayıp rastgele yaptığım bir Zbrush çalışması.


Share/Bookmark

2 Ocak 2009

Bugün...

Bugünkü turdan iki kare.


Share/Bookmark

18 Aralık 2008

Rende

Bu da tamam.


Share/Bookmark

16 Aralık 2008

İşkence-2


Kaplamaları da hazır.


Share/Bookmark

14 Aralık 2008

İşkence

Bu alete "işkence" deniyor. Başka bir ad bulsunlar.


Share/Bookmark

7 Aralık 2008

Tornavida


Share/Bookmark

El Matkabı


Epey uğraştırdı.


Share/Bookmark

5 Aralık 2008

Kerpeten



Kerpeteni de bolca yıpratıp kirlettim.


Share/Bookmark

4 Aralık 2008

Keser


Share/Bookmark

3 Aralık 2008

Pala


Palayı da renklendirdim. Ahşap kısımda törpüdeki yöntemi kullandım.


Share/Bookmark

Renkli Törpü


Törpüyü kapladım. Sapını prosedürel ahşap "wood" ile kapladıktan sonra "bake" işlemiyle bunu gerçek bitmap kaplamaya aktardım. Metal yüzeydeki çıkıntıları zbrush'ta elde ettiğim tek törpü dişi kabartma alfa'sını photoshop'ta çoğaltıp bunu kabartma kaplaması olarak tüm kaplamaya ekleyerek elde ettim.


Share/Bookmark

2 Aralık 2008

Dün Akşam Olanlar

Dün akşam. Dışarıdan sesler geliyor. Siren, bağırış çağırış, patırtı. Tozlu balkona çıktım. Yan tarafta eski bir ev varmış meğerse. Şu tarihi olan, koruma altında olanlardan. Bir süredir görmeye ayarlanmamış gözlerim farketmemiş. Evin içinden, tavanını yalayan, arada bir dilini dışarı uzatan alevler. Bana yıllar sonra "kesif" kelimesini ilk kez kullandıracak olan bir duman. Ev yanıyor a dostlar!
İtfaiye hazırlık yapıyor. Hortumu çekip evin arkasındaki çalılığa uzattı bir itfaiye eri. Açtırın! diye bağırdı. Yassı, şerit halindeki hortum yuvarlak hale geldi ve basıncı ile zor kontrol edilebilir bir makinaya dönüştü hortumun ucu. Pencereden içeri tuttu. O durumlarda alevlerin kıyıcılığından çok her tarafın isli, pis bir suyla kaplanacak olması aklıma üşüşür. Pek mantıklı değil, ama öyle.
Diğer bir itfaiye eri, Hüseyin çavuşum!, Hüseyin çavuşum! diye bağırıyor. Evet, itfaiyede hiyerarşi vardı, değil mi? Yangın hayati mesele, yangınla ilgilenenler sert bir disipline sahip olmalı, o halde bir hiyerarşik örgütlenme gerekli. Hemen aklıma o basit espri geliyor, acep bunların bölük komutanı olan bir yüzbaşıları var mıdır?
Sonra akla yangının nedeni konusunda senaryolar üşüşür. Burası Denizli, atadan kalma tarihi evini, arsasını daire karşılığı müteahhide vermek için yakanlar şehri. Bir çoğuna şahit oldum. Yine öyle midir? Çıktım dışarı, evin civarında dolaştım. İtfaiyeciler, polisler, gazeteciler, komşular. (Hayır sevgili okuyucu, etrafta bekleşip kendi aralarında yorum yapanları "yurdum insanı" diyerek aşağılamayacağım. Dairesinin balkonundan on saniye bakıp TV'sinin başına dönen "çağdaş" insanlara laf etmeyip de sokağa çıkanlara laf edecek değilim. "Yurdum insanı" tuzağı bu ülke insanını bireyleştirip yalnızlaştıran bir konseptti, ipliği pazara çıktı.)
Polisler evin kiracılarının öğrenci olduğunu söylüyor. Bu da arsa karşılığı daire tezini önemli oranda çürütüyor. Büyük olasılıkla açık bırakılan bir elektrik sobası vs.
Bu öğrencilerden biri gelince "Davulum, davuluma bir şey oldu mu acaba" demiş. "Yurdum insanı" konseptiyle insanları aşağılaya aşağılaya gençliğin önemli bir kısmı işte böyle oluyor demek ki. Bencillik kesif. Not edelim. Kızmayalım, düşünelim sadece.
Özetle yangın yandı, neyse ki ölü ölmedi.


Share/Bookmark