22 Ocak 2008

Ve Fotoğraflar







Share/Bookmark

20 Ocak 2008

Vericiler

Bugünkü bisiklet tırmanışımızın hedefi 'vericiler'di. Sanırım TV, radyo ve bilumum iletişim aracı bu vericiler aracılığıyla uzak bağlantı kuruyor.

Sabah 8'de uyanıp hızlı bir kahvaltı yaptım. Kısa tayt, üstüne uzun tayt, forma, dış forma, balaklava, kask, eldiven, gözlük, üst üste iki kat çorap, kask ve ayakkabıdan oluşan bisiklet pusatlarımı kuşandım, sırt çantama yedek forma, bir elma ve bir portakal, formamın arka cebine bir poşet kuru üzüm koydum, mataramdaki suyu yeniledim, sayacı sıfırladım ve kendimi dışarı attım. Buluşma yeri olan Çamlık'a vardığımda 10 dakika gecikmiştim. Alper, Devrim ve tırmanışın bir kısmına katılacak olan Mehmet Ali Beni bekliyorlardı. Çamlık'ta da belediyenin eşsiz hizmeti olan müzik eşliğinde aerobik rezaleti henüz başlamıştı. Aralarından geçip rampaya yöneldik, viteslerimizi küçültüp başladık pedallamaya. Başta yol gayet iyiydi. Yükseldikçe karlı bölgeler görmeye başladık. Güneşin vurduğu yerlerde karlar erimiş, yapış yapış bir çamur sarmıştı ortalığı. Ne kadar uğraştıysak boş, tekerleklerin çamurla kaplanıp birer motosiklet tekerleği kalınlığına ulaşmasını engelleyemedik. Hafif alüminyum alaşımlı bisikletlerimiz 7-8 kilo çamur yükü ve "ölürüm de sizi bırakmam" dercesine tekerleğin dönüşünü engelleyen yapışkanlık yüzünden eski bir rus tankı misali bata çıka ilerlemeye başladı. Maşa, frenler, fren telleri görünmez olalı epey olmuştu ki, 10 santim kalınlığında karla kaplı bir bölgeye ulaştık. Kar içinde ilerlerken lastiklerdeki çamur tamamen temizlendi. Tam buna sevinirken kar kalınlığı 20 santimi geçmeye başladı. Bu sefer de karda ilerleyebilmek için normalin on katı bir güçle pedal basmak durumunda kaldık. Onsekizinci kliometreyi devirmiştik ki, artık pedal basarak ilerleme olanağı kalmadı. İnip yürümeye başladık. Kar kalınlığı o kadar arttı ki, bir yerde bisikleti olduğu gibi bıraktım ve o ilk kez kendi tekerleri üstünde dik durarak gözlerimizi yaşarttı. O anı ölümsüzleştirmek için Alper ve Devrim de aynı gururlu duruşu kendi bisikletlerine öğrettiler ve bolca fotoğraf çektiler.
Birkaç kilometre de bu şekilde ilerledikten sonra yine çamur deryalarının amansız saldırısıyla karşılaştık. Bu kez tekerler kalınlıklarıyla traktör tekerleğini andırmaya başladı. Ayakkabılarımız neredeyse tamamen çamura gömüldü.
Durumun verdiği inançla en önden, kararlılıkla ilerliyordum ki, hedefi gördüm. Müjdeyi arkadakilere bağırdım: Vericiler göründüüüüü! Durmaksızın fotoğraf makinalarına davrandılar muzaffer edalı fotoğraflarımı çektiler.
Dolambaçlı bir yoldan vericilerin önüne çıktık. Bir işletme binası, bir de konut vardı yanında. Birkaç dakikalık "kimse yok mu" faslından sonra çay içme hayallerimizi kar içinde cozurdatıp söndürdük ve konutun önündeki piknik bankına kurulduk. Terlileri tersizlerle değiştirip yemeğimizi hazırlamaya başladık. Yemek menüsü ne miydi? İki tane yulaflı bisküviyi, arasına Alper'in tüp balından sürüp yapıştırırsın, bundan ikişer tane... Sonra bendeki portakal ve elmayı 120'şer derecelik açılarla kesip üleştik. Hepsi bu. Üzerine bir sürü ramazan davulu yapıştırılmış birer eyfel kulesini andıran vericiler önünde bolca fotoğraf çektirdikten sonra geri dönüşe başladık. Az önce bize geçit vermeyen kar kütleleri kendilerini affettirmek istediklerinden olacak, bisiklet üstünde bir snowboard zevki bahşetti bize. Yarı kayarak, yarı pedallayarak inmeye başladık. Tarifsiz bir keyifti. Lastiklerdeki çamur hızın olanak verdiği merkezkaç etkisiyle çılgınca etrafa saçılmaya başladı. Sırtıma, çeneme, gözlüğüme, burnumun içine isabetli atışlar yaptı.

Döner dönmez Devrim'le kokoreççiye gittik. Neden mi? Vericiye varmak üzereyken Devrim "verici binalarında kokoreç satılıyor olsa" şeklinde ultra fantastik bir hayal kurmuştu. Onu farklı bir mekânda gerçekleştirdik biz de. İkişer kokoreçi mideye indirdikten sonra oto yıkayıcının yolunu tuttuk. Basınçlı su harikalar yarattı ve çamurlu bir kağnıyı andıran velespitlerimizi görenin içini ürpertecek güzellikte bisikletlere çevirdi. Ayakkabılar ve giysiler için de bir şeyler düşünmeli...

Haa, bu arada vericilerin uydu görüntüsü burada. Fotoğraflar da en kısa zamanda karşınızda...


Share/Bookmark

8 Ocak 2008

Ayrıntı

Ayrıntı, bir bütünü bazen gerçeğinden uzaklaştırır. Arada bir mikro ayrıntılara inerek bakmak bir şeyi anlaşılır kılmak için iyidir. Deneyelim...


Tam deli saçması fantastik olaylarımın en heyecanlı yerindeyken masadaki saat tık! sesiyle engelinden kurtulur ve gittikçe yoğunluğu artan şekilde çınlayan dit dit sesleri bir rüyanın daha finalini yok eder. O dit dit seslerine karşı zaman içinde bağışıklık geliştirmiş olmalıyım ki, beynim o sesi biçimlendirmeye başlar. Dat dat, dot dot, düt düt, höt höt gibi seslere dönüştürmekten yorgun düşer ve sonunda güm güm! diye dayanılmaz bir hâle sokar. Bu, beynimin "bu kadar oyun yeter!" mesajıdır. Bu kez de "ona kadar sayıp kalkacağım" larla oyalamaya başlarım kendimi. Yatağın dışı ile içi arasında en az yirmi derecelik sıcaklık farkı vardır zira. Üçüncü ya da dördüncü on'da kalkmayı başarırım. Masanın üstündeki sesi artık ağlamaklı hâle gelen saatin tepesine bir şaplak indirip teliklerimi aramaya başlarım. Bir insan her gün terliklerini arayabilir mi? Ben yapabiliyorum!

Lavabonun önüne geldiğimde aynaya bakmam. Bunun anlamı da yoktur. Mevcut ışık kırılma kanunlarına göre gözümün ağ tabakasında tutarlı görüntüler oluşması pek olası değildir. Sabunla elim arasındaki bir tango faslından sonra parmak uçlarımı iyice durulayıp kontaktlens kabının iki yuvarlak kapağını açarım. Kapaklar yeterince temiz değildir, bir durulama daha... Sonra sağ işaret parmağımı sağdaki kaba daldırır, geceden beri yalnızlıktan deliren lensimin parmağıma sarılarak kaptan çıkmasını sağlarım. Parmağım, lensin gözüme temas etmesi gereken yerine temas etmekte ve ters çevrilmesi gerekmektedir. Yıllar içinde oluşan ve benim bile nasıl geliştiğini anlamadığım bir alışkanlıkla lensi çevirir ve gözüme oturturum. Aradaki hava kabarcıklarının çıkış sesini cırrrk! şeklinde duymuşsam işlem tamamdır. Diğer göze de aynı işlemi tatbik edip kabın içindeki sıvıyı şaap diye lavaboya boşaltırım. Artık aynaya bakabilirim. Yapabildiğim bir garip şey daha var. Her gün aynaya bakıp "bu ben miyim?" diye düşünmeyi de başarabiliyorum. Avuçlarımı su ile doldurup yüzüme 3-5 kere çarparım. Yüzümün ıslak hâlini sevdiğimden bir kez de öyle bakmayı ihmal etmem. Yastık, her gece saçıma en sevmediğim modeli uygulamakta ısrar ettiğinden saçımı hafifçe ıslatıp şekil veririm ve havluya koşarım. Havlu nemliyse, bu günün kötü olaylar listesinin ilki olmaya güçlü bir adaydır.

Az önce hışımla terkettiğim yatağıma gelirim. Yorganı düzeltir, üzerine battaniyeyi düzgünce serer, uzakten şöööyle bir bakarım. Sonra yerdeki çorapları alır kirli sepetine atarım. "Güneş girmeyen eve doktor girer" atasözümüzün teşvik ediciliğiyle tüm perdeleri açarım ama yine de güneş girmez.

Mutfaktaki ilk işim elektrikli su ısıtıcısına su koyup düğmesine basmaktır. Demliği boşaltıp temizlerken hep dünden kalan, yarısı bile içilmemiş çaya (aynen bir gün önce olduğu gibi) acırım. Çayı döker, demlik süzgecini yıkar, içine yeni çay koyup biraz su altında tutarım. Her seferinde "şu toza bak, iyi ki yıkamışım" sözünü aklımdan geçirir ve mutlu olmak için sinekten yağ çıkarma becerimi sergilerim. Fokur fokur sesleri eşliğinde suyun yarısını demliğe, kalan yarısını çaydanlığa boşaltırken illâ ki birkaç damlasını ayağıma döker, irkilirim. Eküriyi ocağa yerleştirip bir buzdolabı kreasyonu oluşturmaya girişirim. Zeytin, peynir, domates, çokokrem, yumurta... Domatesi dilimleyip pinti tuzluğumla mücadeleye girişirim. Ne yaparsam yapayım kuru tutmayı başaramadığım tuzluk günün ikinci hayal kırıklığına yol açar genelde. Su bardağı, çatal ve kepek ekmeğini de yerleştirince her şey tamamlanır. Plastik sandalyeye oturur, iştahsızca yemeye başlarım. Sonra çay koyar, şekersiz içerim. Sonlara doğru iştahım açılır ama yeme limitim dolmuştur. 8-9 zeytin, bir vasati kırk çöp kibrit kutusu kadar peynir, bir yumurta, bir dilim kepek ekmeği, 2-3 bardak çay.

Yemeyi bitirip son bardak çayımı içerken tefekküre dalarım. Gözüm bir noktaya takılı kalır, karmakarışık düşüncelere yuvarlanırım. Sonra illâ ki sıkıcı bir şeyler gelir aklıma ve aniden kalkıp masanın üzerindeki mutlu aileyi buzdolabına, soğuk yuvalarına yerleştiririm. Masayı cefâkâr sarı bezle silip bir bardak çay daha alır, bilgisayarın başına geçerim. İki haber sitesi, üç e-posta sitesi, modelleri sattığım Turbosquid, Zbrush ve Modo sitelerini...

Buraya kadar anlattıklarım neredeyse her gün tekrarlananlar. Günlük yaşamım, bu noktadan sonra çatallanır, farklılaşır. Her gün aynen tekrar eden şeyler iyi değil, hiç iyi değil. Bir şeyler yapmalı...


Share/Bookmark

5 Ocak 2008

İmgelem Slaytı

Birbirine bağlanmış cümleler kuracak ve anlam dizgeleri oluşturmaya çalışacak enerjim yok.

Sessizce duruyorum, gözüm dalıyor ve bir şeyler geçiyor; onları sıralayacağım sadece....

-Çürük yumurta kıvamındaki bağlarla birbirine bağlı insanlar. Çürüme bu galiba,
-Bu şehrin soğuğu bile sahte geliyor bana.
-Patronun anlaşılmaz konuşma tarzı karşısında pes ettim. Anlamaya çalışmıyorum bile artık. Sezgilerimi kullanarak jest-mimik oluşturuyor, öyle cevap veriyorum.
-Bugün ne yesem sorusu keder veriyor bana artık.
-Ne işim var benim bu şehirde?
-Ne işim var benim bu evde? Neden başka eve taşınma isteğimi hayata geçiremiyorum?
-Düzenli olarak yapmam gereken bir yığın şey konusundaki istikrarsızlığımı kendime unutturmak için mi düzenli blog yazmak istiyorum acep?
-Sadece oturup düşünerek kütle çekiminin nedenini bulacağım yolundaki güçlü his nereden kaynaklanıyor?
-SPD pedal alırsam bisikletten düşe düşe serseme döner miyim?

Böyle şeyler işte...


Share/Bookmark

2 Ocak 2008

Devam...


Blogu okuyan kaldı mı, bilmiyorum. Muhteşem olmayan bir dönüşün ilk yazısı, hadi bakalım...

Devrim üst katımdan hicret edeli beri ağ bağlantım yoktu. (neden "ağ bağlantım" diyorum, tam bilmiyorum. "Internet" diyesim yok sanırım) Kablonun ucu onun telefon hattına bağlıydı ve...

Neler mi oldu o birkaç aylık arada? Oldu bir şeyler işte... Buna ek olarak günlerin düşündüğümden daha uzun olduğunu, daha çok şey yapılabildiğini, gözlerimin altının gerçekte mora çalan bir renkte olmadığını, dünyanın gidişatının o kadar da kaotik olmadığını ve şimdi hatırlayamadığım bir yığın şeyi farkettim.

Hep aynı şey. Gerçek ihtiyaçların arasına marjinal ihtiyaçlar kakalıyorlar ve ona bağımlı olmamızı ağzımızdan girip burnumuzdan çıkarak başarıyorlar. Sonra hiç yoktan yoksunluklar yaşatıyor, krizlere sokuyorlar bizi. Bu döngüye de fırıldak gibi dönen para turnikeleri yerleştiriyorlar. Yeni masraf kalemleri biribirini kovalıyor. Sevgili okur, yine analitik ukalalıktan alamadım kendimi, kusura bakma. Ahkam kesmeyeli aylar olmuştu, çok görme.

Bu sefil fotoğrafı geçenlerde çektim. Bir sıcak içtenliği var sanki.


Share/Bookmark

30 Ekim 2007

Gökova Pedallarımın Altında

25-28 Ekim arasında yapılan "Gökova Pedallarımın Altında" turuna iştirak etmiş bulunuyorum. Yaklaşık 320 km olan güzergahta neler oldu neler. Anlat anlat bitmez. Sağ salim bitirdik ve bunlar ilk fotoğraflar. (Tıklayınca büyükleri açılıyor)


Share/Bookmark

5 Ekim 2007

Kâğıda


Kâğıda çizmeyi özlemişim. Şu an oturduğum sandalyeyi çizip Photoshop ile biraz oynadım.


Share/Bookmark

25 Eylül 2007

Harika Külüstürler

Benim Harika külüstürler nihayet geldi. Siyah olan meşhur 1925 model Ford T, diğeri 1931 model Ford A, çekici kamyon. Çekicinin eskitilmiş görüntüsüne dikkat. Büyük halleri için resimlere tıklayınız.




Share/Bookmark

21 Eylül 2007

Demoklesi


Geçtiğimiz Pazartesi, ABD'deki Florida Üniversitesi. Demokrat Parti'nin 2004'teki başkan adayı John Kerry öğrencilere demokrasi şovu yapıyor. Meydan boş ya, Bush hakkında atıp tutuyor, sözümona eleştiriyor. Aklıma M. Ali Birand'ı getirdi. İletişim Fakültesi öğrencisi Andrew Meyer söz alıp soru soruyor;
"Başkan Bush hakkında ABD Temsilciler Meclisi'nde niçin dava açmıyorsunuz?" ve "Başkan Bush'un da üyesi olduğu Yale Üniversitesi bünyesinde kurulan gizli birime siz de üye misiniz?"

Polisler öğrenciyi engellemeye çalışıyor ve mikrofonunun sesini kesiyorlar. Sorusuna devam etmek isteyince de zorla gözaltına alıyorlar. Daha sonra öğrencilerin gözü önünde yatırıp elektrik veriyorlar. Bir insan evladının kalkıp müdahale etmemesi insanı çileden çıkarıyor. Meyer 5 yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılanacakmış.

İşte demokrasi! Eğer dönen korkunç dolapları görmezden gelir ve sessiz kalırsanız sizin için demokrasi var. Size yasaklananlar haricinde her şeyi yapabilir her haltı yiyebilirsiniz. Ama eğer ki, kafanıza takılan şeyler varsa ve yanıtlarını merak ediyorsanız demokrasinin alanı dışında kalıyorsunuz ve birdenbire ortaçağın engizisyoncularıyla burun buruna geliyorsunuz. İşte bize "demokrasi" inşa etmekte olan Tayyip'ler, Gül'ler de böyle bir demokrasiden ilham almaktadırlar. Birand'ın AB yalanlarını huşu içinde, hayranlıkla izleyen öğrencilere ne kadar "demokrat", şüphelerini dile getirenlere karşı ne kadar gaddar ve saygısız olduğunu hepimiz gördük. İstedikleri ABD'deki gibi, deli saçması bir demokrasidir. İstedikleri, Meyer gözaltına alınıp elektrik işkencesine uğrarken yerinden kıpırdamayan hayvanlar sürüsünün benzerini yaratmaktır. Kılavuzumuz bir kargadır. İtirazı olan var mı?


Share/Bookmark

17 Eylül 2007

Ziyaretçi


Bu arkadaş eve girmiş. Yakaladım ve epey samimi olduk. Bahçeye bırakmadan önce profilden poz verdi, çektim.

Heykelim de bitti. Sonrakinde vücuda duruş ve hareket vermeli.


Share/Bookmark

11 Eylül 2007

Allende Allende


Viva Unidad Popular!
No nos olvidaremos de usted!
Seni unutmayacağız Allende...


Share/Bookmark

7 Eylül 2007

Biraz Daha Et


Kalın, bodur bir adam oluyor. Önemli olan anatomi deneyimi tabii :)


Share/Bookmark

6 Eylül 2007

Başlangıç Noktası


Bu evde doğmuşum. İşgal döneminde ruslar tarafından inşa edilen ve kışla olarak kullanılan bu bina, Cilavuz Köy Enstitüsü kurulduktan sonra personel için lojman olarak düzenlenmiş. Dedem de orada çalıştığından bu evde kalmaktaymışlar. Soğuk bir Aralık sabahı bu evde doğmuşum.

Köy Enstitüsü'nden kalan her şey gibi bu bina da ölüme terkedildiğinden şimdi harabe halinde. Biraz Photoshop kullanarak rötuşlamaya çalıştım. O halini koymaya yüreğim elvermedi.


Share/Bookmark

28 Ağustos 2007

Müftü

Evvelsi yıl. Doğalgaz için çaktırmadan istihbarat toplayacaklar. Sobalı ve kaloriferli evler belirlenecek, sözümona kalorifer sistemleri denetlenecek ve sobalı evlere de soba yakma teknikleri hakkında bilgi verilecek. Kaloriferler için makina mühendisleri görevlendirildi. İkişerli gruplar halinde dolaşıp terör estireceğiz kalorifer dairelerinde. Bana tam işin erbabı bir partner düştü. -muş gib yapmanın ustası, kontrol etmeden kontrol etmiş gibi yapan, arada da ateşçilere fırçalar atan bir arkadaş. İşin gerçek amacını tahmin ettiğimden ses çıkarmıyorum, ona uyuyorum ben de.

Kamu kurumları, okullar, hanlar, hamamlar, vesaire, her şey var bölgemizde.

Bir gün sıra müftülük binasına geldi. "Buradan sorumlu kim?" dedik. Üstümüzde tek tip kıyafetler, bakışlarımız sert ve kararlı; hemen bulup getirdiler sorumluyu. Müftü tabii. Sonra ateşçiyi istedik. İki dakikada karşımızda. Kontrol ediyormuş gibi yapıp müftünün odasına çıktık. Çaylarımızı yudumlarken muhabbet koyulaştı ve ekip arkadaşım zırvalamaya başladı. Bir rüyasını en ince ayrıntısına kadar anlatmaya başladı. "Hocam, gökyüzünün yarısı siyah, yarısı beyaz, ben siyah taraftayım, beyaz tarafa doğru gitmeye çalışıyorum, ileride adamlar var, bana şöyle dediler, böyle dediler, ben şöyle yaptım, böyle ettim..." Sıkılmaya başlamıştım ki, sadede geldi, "hocam, bu rüyam hayır mıdır, şer midir?" En renklisinden, muhtemelen bir tavuz kuşu tüyünü anlattıklarının orta yerine dikti yani.

Müftü dikkatlice dinledikten sonra sakin bir ses tonuyla "rüyalar genellikle insanların düşünme süreçlerinin devamıdır. Geçmişten, gelecekten, ya da bilinmeyen bir şeyden haber vermez. Bu kadar uzun ve karışık bir rüya muhtemelen fiziksel bir rahatsızlığınız yüzünden ortaya çıkmıştır..." Dedi.

Morarmış arkadaşımla olay yerini terkederken karmaşık hisler içindeydim. Biz bilimsel eğitim görmüş insanlardık, müftü dinsel eğitim görmüştü. Neyle nerede karşılaşılacağı belli olmuyor, değil mi?


Share/Bookmark

Şimdi de Tüm Vücut


Sculpey ile ikinci denemem. Bu kez de tam bir vücut deneyeceğim. Telden yaptığım iskeletin üzerine kapladığım ilk katmanı fırında pişirdim. Daha doğrusu yaktım :) Bacaklardan belli oluyordur. Neyse ki üzerine kapladığım tabaka örtecek. Oldukça küçük çalışıyorum. Zira çamurum az. Daha birkaç model çıkarmalıyım kalan çamurla. Yandaki kibrit kutusu modelin boyutu hakkında fikir verebillir.


Share/Bookmark

24 Ağustos 2007

Putin'e Benziyor Yandan


Sculpey hamuruyla ilk derli toplu deneme. Çok küçük yaptım. Boyu 5 cm kadar. Ayrıntı eksikliği biraz da bu yüzden. Vladimir Putin'e benziyor yandan sanki.


Share/Bookmark

23 Ağustos 2007

Sadeleştirme

Kendimce bir sadeleştirme yapmayı deneyeceğim:

1. Yalçın Küçük, Anadolu üzerine örtülü bir Yahudi-Ermeni savaşı olduğunu yazar. Sağlam kanıtları da vardır. Türkiye'nin hemen tüm tezlerine aykırı tutuma sahip olan İsrail "her nedense" "Ermeni soykırımı" iddiaları konusunda Türkiye'nin yanında yer alırdı. Bayram değil, seyran değil, neden? Yalçın hoca yanılmıyordu büyük olasılıkla.
Ama bir şey oldu; ABD'deki Yahudi lobisini temsil eden ADL birdenbire soykırım iddialarını tanıdı! Çok derinlerde, çok ciddi şeyler değişti. Bekleyin, yakında su yüzüne inanılmaz dalgalar vuracaktır.
2. Finans sektörü yabancıların denetimine geçiyor. Büyük ortağı yabancı olan kurumlar millete bolca kredi açıyor. Millet bu yabancı krediyle ev, araba, buzdolabı, televizyon, motosiklet alıyor. Bu alışverişlerin kârının önemli bölümü de tüketim malları satan firmaların yabancı ortaklarına gidiyor. Son beş yılda öyle ya da böyle borçlandırılmış bir halk yarattılar. Borçlu insan en çok ekonomik krizden korkar. Sözde bir istikrara tanrı gibi tapar. Kriz tehdidiyle borçlu insana her şeyi yaptırabilirsiniz. Bırakın yüzde kırkyediyi, yüzde yetmişi bile yaptırırsınız. Bu politikayı bir eşek bile uygulasa başarılı olur.


Share/Bookmark

19 Ağustos 2007

Olmayanın Hissettirdikleri

Azı dişlerimden birini çektirmiştim. Çektirdikten sonra bir süre o olmayan dişim ağrımıştı. Kökü falan değil, basbayağı olmayan dişin kendisi ağrımıştı. Kolunu, bacağını ya da başka bir uzvunu kaybedenlerin de o olmayan uzuvlarının ağrısını yıllarca çektiklerini okumuştum. Hattâ sağ bacağı olmayan bir adam, sağ bacağının baş parmağının ağrısından geceler boyu uyuyamamaktadır.

Olmayanın acısını hisstemek... Bazen kendimi yurtdışında canlandırırım ve memleket hasretinden için kavrulur. Hiç yurtdışında yaşamadım ama o hasreti tattım. Garip ama gerçek. Yukarıdaki örnekle bir bağıntısı olabilir mi?


Share/Bookmark

16 Ağustos 2007

Koltuk

Bazı koltukları hiç sevmem. Tepenizde biri size bir operasyon yapacaksa o koltuk benim için en kanlısından elektrikli sandalye gibidir. Dişçi, berber, göz doktoru kollarınızı o insafsız ve altedilmez kayışla koltuğa mıhlar. Boynunuzu da öyle. Kafanızın üstüne suyla ıslatılmış süngeri yerleştirir. Elektrodların temas ettiği yerleri de seyreltik asitle ıslattıktan sonra cellada dönüp başını sallayarak işaret verir.

Papaz gibi diye tabir edilir, saçlarınız uzamıştır. (kel papaz yok mu ki?). Başka çare kalmamıştır. Dükkana girersiniz. Neyse ki tüm koltuklar doludur. Oturup kurbanlık koyun gibi sıranızı beklersiniz. Sehpaların üstünde spor gazeteleri görürsünüz. Hayatınızda hiç bir yeri olmayan bu gazeteler bile çaresizliğinizi paylaşan bir dosta dönüşüverir. Derken koltuklar boşalır ve size sıra gelir. "Durun, daha Alex'in transfer dedikodularını okuyacaktım, kıymayın bana..." demek gelir içinizden. Kös kös kalkar, o koltuğa kendi rızanızla oturursunuz. Cellat sizi hazırlamaya başlar. Su püskürten bir şişeyle başınızı güzelce ıslatır. Elektriği daha iyi geçirsin diye olmalı... Derken idam önlüğü, boynunuzun arkasından geçirilip iğnelenir. Zaman zaman ense derinize zaptedilir. Gıkınız çıkmaz. İdam yaftası önünüze asılır: "Her ay düzenli olarak papaz gibi olan bu adam, tüm uyarılara rağmen yine papaz gibi olmuştur. İdamına karar verilmiştir!"Sonra o korkunç makas, hani şu şakladıkça kendini bileyenlerinden; son isteğinizi sorar. Mertçe "yoktur!" dersiniz. Oysa boğazınız kurumuştur, bir şey söyleyecek hal kalmamıştır. Cellat etrafınızda fır fır dönerek makasıyla dansetmektedir. Yutkunmaktan gırtlağınız ağrır. Karşınızdaki aynaya bakmaya yüreğiniz elvermez. Musluğun üzerindeki bir noktaya sabitlenir bakışlarınız. Bir süre sonra cellet yöntemini değiştirmeye karar verir. Usturasına en doğrayıcı jiletini takar ve ensenizde bir ölüm dansına başlar. Kafanızda, ensenize boyuna sürtülen jiletin kaç saniyede omuriliğinizi bulacağını hesaplarsınız.
Derken cellat, olayın tadını farklı bir yöntemle çıkarmaya karar verir. İspirtoyla tutuşturduğu bir meşaleyle dansına devam eder. Kafanızı yakarak öldürmeye karar vermiştir. Kulaklarınıza sert salvolar yapar meşale. Alevleri kulaklarınıza sokup beyninizi haşlamaya karar vermiştir muhtemelen. Yanık kıl kokusu ortalığı sarar. Tam sonuna geldik derken cellat bir şey daha denemeye karar verir. Az önce usturayla oluşturduğu mikro kesikleri alkolle doldurarak acıdan öldürmeye karar vermiştir. Avuçlarını kolonya ile doldurup şap şap ensenize vurur. Yine gıkınız çıkmaz. Ölüm nereden ve nasıl gelirse hoş geldi sefa geldi dersiniz.
Ama aniden bir şey olur. İdamınız durdurulmuştur! Şartlı olarak serbest bırakılırsınız. Şart ise bir daha papaz gibi olmamaktır!


Acaba ben 5 yaşındayken göz muayenemi yapan tuhaf doktorun söylediklerini yapmadığım için beni tokatlamasıyla mı oluştu bu fobi? Kim bilir?


Share/Bookmark

11 Ağustos 2007

Paradise Now




Az önce izledim "Paradise Now" adlı filmi. Konusu falan bir yana, filmin başrol oyuncusu Kais Nasif'in tipi dikkatimi çekti. İşte filmden birkaç kare. Birine feci şekilde benzetiyorum. Kime? (Resimlerin daha büyük hallerini görmek için üzerlerine tıklayın)


Share/Bookmark