30 Mart 2008
17 Mart 2008
Kendimize Eleştiri

Yani özeleştiri. Wacom tablet ve Flash kullanarak çizdim. (tıklayınca büyük hâli görünür)
Kendimize Eleştiri
Anlatan:
Barış
Saat:
19:07:00
1 yorum var
Etiketler: grafik, içimi dökerken
5 Mart 2008
26 Şubat 2008
26 Şubat Babadağ Gezisi
Erkenden uyandık, Devrim'in dükkanının önünde toplandık. Alper, Ahmet, Gökhan, Devrim, İbrahim ve ben. İsmail ve Ali bize yolda katıldı. Babadağ ilçe merkezine kadar gittik. İniş-çıkış dizileri... Pidecide karnımızı doyurduk. Dönüşte İbo'nun lastiği patladı. Gidişte zevkli bir inişe sahne olan rampa, dönüşte hurmalar ve tırmalar uyağına zemin hazırlayan dahiyane atasözümüzü hatırlattı. Dizlerimiz bayram etti yani. Saat 15-16 gibi eve vardık sanırım. Sayaçta 74 km gösteriyordu. Birkaç foto... Yeni pedaldaşımız Ahmet makinayı yanlış ayarda unuttuğu için biraz ışık patlaması var ama en azından fikir veriyor.






26 Şubat Babadağ Gezisi
Anlatan:
Barış
Saat:
15:17:00
3
yorum var
17 Şubat 2008
Evet, buraya da yağdı

"Tüm yurtta kar yağışı bekleniyor" demişlerdi. Pek inanasım gelmemişti. Çünkü geçen hafta 4 gün üst üste yağmurlu dediler de, bisiklet gezisine çıkamadık. Ama birkaç saat yağdı, o kadar. Bu kez tuttu. Muhtemelen tahmin ötesi bir kesinlikle geldi Ukrayna'dan kar yağdırıcı hava.
Çıktım, bir iki kare fotoğraf çektim. Tepesindeki kar yüzünden sarkan palmiye dallarına dikkat. Kar ve palmiye birlikte... Olacak iş değil. Aynen kutup ayısı ve penguen gibi...
Evet, buraya da yağdı
Anlatan:
Barış
Saat:
13:33:00
1 yorum var
Etiketler: fotoğraf, içimi dökerken
12 Şubat 2008
Tercih
Birkaç ay önce bizim evin karşısındaki virane evin kiracısı değişti. Önceki yumurta satıyordu, bu seferki kâğıt topluyor.
İşini bu kadar ciddiyetle ve disiplinle yapan bir kâğıt toplayıcısı görmemiştim. Her gün sabah 8'den itibaren civardaki işyerlerinden topladığı karton kolileri, hurda kâğıtları evin önüne getiriyor, güzelce ezip büyük çuvallara dolduruyor ve eski model binek Ford Transit'inin içine ve tepesine yüklüyor. Genellikle hava kararana kadar hiç durmadan çalışıyor.
50-55 yaşlarında, babacan tavırlı, güler yüzlü. Kır bıyıkları yanlardan iyice sarkık, belli ki '78 dönemi ülkücülerinden. Çevreyle iyi ilişkileri var, herkese selâm veriyor, sohbet ediyor.
Birkaç ay önce belediyemiz evlere mavi poşetler dağıtmıştı. Plastik atıkları doldurup cumartesi günleri dolaştıracakları araçlara verelim diye. İlk hafta düşünmeden, dedikleri gibi yaptım. Sosyal hizmetlerden iyice çekilip bu hizmetleri birkaç yandaş firmaya peşkeş çeken belediyemizin kimbilir hangi yandaş şirketine avanta sağlayacak bu girişimine düşünmeden destek oluşuma utandım bir gün.
Yeni komşuma vermeye başladım biriktirdiklerimi. Başladım ama, garip şeyler de üşüştü kafama. Neredeyse tüm tüketim tarzımın dökümü o mavi torbada. Peynir kutusu, yoğurt kapları, içecek şişeleri, çerez ambalajları, alpella kutuları, şu, bu. Muhtemelen bunların çoğunu tüketemeyen o amcaya torbaları verirken utanmaya başladım. Hattâ onun sokakta olmadığı zamanları kollayıp çaktırmadan bırakıyorum bazen.
Orta sınıf ve alt sınıf olarak (aslında yediğim içtiğim aldatıcı olmasın, birçok yönden alt sınıflardan beter yaşıyorum) aramızdaki duvarın üzerine bir de dikenli tel geren şu olaya bak. Dert sendedir, derman bendedir ey parya halkım. Ama şu feleğin işine bak ki, sen içten içe benden nefret edersin. Boş alpella kapları öfkeni bilemektedir belki her gün. Belki ortalık azıcık karışsa beni bir kaşık suda boğacaksındır. Kısır döngü de sürecek, sürecektir hep.
Tercih
Anlatan:
Barış
Saat:
00:46:00
2
yorum var
Etiketler: içimi dökerken
22 Ocak 2008
20 Ocak 2008
Vericiler
Bugünkü bisiklet tırmanışımızın hedefi 'vericiler'di. Sanırım TV, radyo ve bilumum iletişim aracı bu vericiler aracılığıyla uzak bağlantı kuruyor.
Sabah 8'de uyanıp hızlı bir kahvaltı yaptım. Kısa tayt, üstüne uzun tayt, forma, dış forma, balaklava, kask, eldiven, gözlük, üst üste iki kat çorap, kask ve ayakkabıdan oluşan bisiklet pusatlarımı kuşandım, sırt çantama yedek forma, bir elma ve bir portakal, formamın arka cebine bir poşet kuru üzüm koydum, mataramdaki suyu yeniledim, sayacı sıfırladım ve kendimi dışarı attım. Buluşma yeri olan Çamlık'a vardığımda 10 dakika gecikmiştim. Alper, Devrim ve tırmanışın bir kısmına katılacak olan Mehmet Ali Beni bekliyorlardı. Çamlık'ta da belediyenin eşsiz hizmeti olan müzik eşliğinde aerobik rezaleti henüz başlamıştı. Aralarından geçip rampaya yöneldik, viteslerimizi küçültüp başladık pedallamaya. Başta yol gayet iyiydi. Yükseldikçe karlı bölgeler görmeye başladık. Güneşin vurduğu yerlerde karlar erimiş, yapış yapış bir çamur sarmıştı ortalığı. Ne kadar uğraştıysak boş, tekerleklerin çamurla kaplanıp birer motosiklet tekerleği kalınlığına ulaşmasını engelleyemedik. Hafif alüminyum alaşımlı bisikletlerimiz 7-8 kilo çamur yükü ve "ölürüm de sizi bırakmam" dercesine tekerleğin dönüşünü engelleyen yapışkanlık yüzünden eski bir rus tankı misali bata çıka ilerlemeye başladı. Maşa, frenler, fren telleri görünmez olalı epey olmuştu ki, 10 santim kalınlığında karla kaplı bir bölgeye ulaştık. Kar içinde ilerlerken lastiklerdeki çamur tamamen temizlendi. Tam buna sevinirken kar kalınlığı 20 santimi geçmeye başladı. Bu sefer de karda ilerleyebilmek için normalin on katı bir güçle pedal basmak durumunda kaldık. Onsekizinci kliometreyi devirmiştik ki, artık pedal basarak ilerleme olanağı kalmadı. İnip yürümeye başladık. Kar kalınlığı o kadar arttı ki, bir yerde bisikleti olduğu gibi bıraktım ve o ilk kez kendi tekerleri üstünde dik durarak gözlerimizi yaşarttı. O anı ölümsüzleştirmek için Alper ve Devrim de aynı gururlu duruşu kendi bisikletlerine öğrettiler ve bolca fotoğraf çektiler.
Birkaç kilometre de bu şekilde ilerledikten sonra yine çamur deryalarının amansız saldırısıyla karşılaştık. Bu kez tekerler kalınlıklarıyla traktör tekerleğini andırmaya başladı. Ayakkabılarımız neredeyse tamamen çamura gömüldü.
Durumun verdiği inançla en önden, kararlılıkla ilerliyordum ki, hedefi gördüm. Müjdeyi arkadakilere bağırdım: Vericiler göründüüüüü! Durmaksızın fotoğraf makinalarına davrandılar muzaffer edalı fotoğraflarımı çektiler.
Dolambaçlı bir yoldan vericilerin önüne çıktık. Bir işletme binası, bir de konut vardı yanında. Birkaç dakikalık "kimse yok mu" faslından sonra çay içme hayallerimizi kar içinde cozurdatıp söndürdük ve konutun önündeki piknik bankına kurulduk. Terlileri tersizlerle değiştirip yemeğimizi hazırlamaya başladık. Yemek menüsü ne miydi? İki tane yulaflı bisküviyi, arasına Alper'in tüp balından sürüp yapıştırırsın, bundan ikişer tane... Sonra bendeki portakal ve elmayı 120'şer derecelik açılarla kesip üleştik. Hepsi bu. Üzerine bir sürü ramazan davulu yapıştırılmış birer eyfel kulesini andıran vericiler önünde bolca fotoğraf çektirdikten sonra geri dönüşe başladık. Az önce bize geçit vermeyen kar kütleleri kendilerini affettirmek istediklerinden olacak, bisiklet üstünde bir snowboard zevki bahşetti bize. Yarı kayarak, yarı pedallayarak inmeye başladık. Tarifsiz bir keyifti. Lastiklerdeki çamur hızın olanak verdiği merkezkaç etkisiyle çılgınca etrafa saçılmaya başladı. Sırtıma, çeneme, gözlüğüme, burnumun içine isabetli atışlar yaptı.
Döner dönmez Devrim'le kokoreççiye gittik. Neden mi? Vericiye varmak üzereyken Devrim "verici binalarında kokoreç satılıyor olsa" şeklinde ultra fantastik bir hayal kurmuştu. Onu farklı bir mekânda gerçekleştirdik biz de. İkişer kokoreçi mideye indirdikten sonra oto yıkayıcının yolunu tuttuk. Basınçlı su harikalar yarattı ve çamurlu bir kağnıyı andıran velespitlerimizi görenin içini ürpertecek güzellikte bisikletlere çevirdi. Ayakkabılar ve giysiler için de bir şeyler düşünmeli...
Haa, bu arada vericilerin uydu görüntüsü burada. Fotoğraflar da en kısa zamanda karşınızda...
Vericiler
Anlatan:
Barış
Saat:
02:17:00
0
yorum var
Etiketler: Bisiklet
8 Ocak 2008
Ayrıntı
Lavabonun önüne geldiğimde aynaya bakmam. Bunun anlamı da yoktur. Mevcut ışık kırılma kanunlarına göre gözümün ağ tabakasında tutarlı görüntüler oluşması pek olası değildir. Sabunla elim arasındaki bir tango faslından sonra parmak uçlarımı iyice durulayıp kontaktlens kabının iki yuvarlak kapağını açarım. Kapaklar yeterince temiz değildir, bir durulama daha... Sonra sağ işaret parmağımı sağdaki kaba daldırır, geceden beri yalnızlıktan deliren lensimin parmağıma sarılarak kaptan çıkmasını sağlarım. Parmağım, lensin gözüme temas etmesi gereken yerine temas etmekte ve ters çevrilmesi gerekmektedir. Yıllar içinde oluşan ve benim bile nasıl geliştiğini anlamadığım bir alışkanlıkla lensi çevirir ve gözüme oturturum. Aradaki hava kabarcıklarının çıkış sesini cırrrk! şeklinde duymuşsam işlem tamamdır. Diğer göze de aynı işlemi tatbik edip kabın içindeki sıvıyı şaap diye lavaboya boşaltırım. Artık aynaya bakabilirim. Yapabildiğim bir garip şey daha var. Her gün aynaya bakıp "bu ben miyim?" diye düşünmeyi de başarabiliyorum. Avuçlarımı su ile doldurup yüzüme 3-5 kere çarparım. Yüzümün ıslak hâlini sevdiğimden bir kez de öyle bakmayı ihmal etmem. Yastık, her gece saçıma en sevmediğim modeli uygulamakta ısrar ettiğinden saçımı hafifçe ıslatıp şekil veririm ve havluya koşarım. Havlu nemliyse, bu günün kötü olaylar listesinin ilki olmaya güçlü bir adaydır.
Az önce hışımla terkettiğim yatağıma gelirim. Yorganı düzeltir, üzerine battaniyeyi düzgünce serer, uzakten şöööyle bir bakarım. Sonra yerdeki çorapları alır kirli sepetine atarım. "Güneş girmeyen eve doktor girer" atasözümüzün teşvik ediciliğiyle tüm perdeleri açarım ama yine de güneş girmez.
Mutfaktaki ilk işim elektrikli su ısıtıcısına su koyup düğmesine basmaktır. Demliği boşaltıp temizlerken hep dünden kalan, yarısı bile içilmemiş çaya (aynen bir gün önce olduğu gibi) acırım. Çayı döker, demlik süzgecini yıkar, içine yeni çay koyup biraz su altında tutarım. Her seferinde "şu toza bak, iyi ki yıkamışım" sözünü aklımdan geçirir ve mutlu olmak için sinekten yağ çıkarma becerimi sergilerim. Fokur fokur sesleri eşliğinde suyun yarısını demliğe, kalan yarısını çaydanlığa boşaltırken illâ ki birkaç damlasını ayağıma döker, irkilirim. Eküriyi ocağa yerleştirip bir buzdolabı kreasyonu oluşturmaya girişirim. Zeytin, peynir, domates, çokokrem, yumurta... Domatesi dilimleyip pinti tuzluğumla mücadeleye girişirim. Ne yaparsam yapayım kuru tutmayı başaramadığım tuzluk günün ikinci hayal kırıklığına yol açar genelde. Su bardağı, çatal ve kepek ekmeğini de yerleştirince her şey tamamlanır. Plastik sandalyeye oturur, iştahsızca yemeye başlarım. Sonra çay koyar, şekersiz içerim. Sonlara doğru iştahım açılır ama yeme limitim dolmuştur. 8-9 zeytin, bir vasati kırk çöp kibrit kutusu kadar peynir, bir yumurta, bir dilim kepek ekmeği, 2-3 bardak çay.
Yemeyi bitirip son bardak çayımı içerken tefekküre dalarım. Gözüm bir noktaya takılı kalır, karmakarışık düşüncelere yuvarlanırım. Sonra illâ ki sıkıcı bir şeyler gelir aklıma ve aniden kalkıp masanın üzerindeki mutlu aileyi buzdolabına, soğuk yuvalarına yerleştiririm. Masayı cefâkâr sarı bezle silip bir bardak çay daha alır, bilgisayarın başına geçerim. İki haber sitesi, üç e-posta sitesi, modelleri sattığım Turbosquid, Zbrush ve Modo sitelerini...
Buraya kadar anlattıklarım neredeyse her gün tekrarlananlar. Günlük yaşamım, bu noktadan sonra çatallanır, farklılaşır. Her gün aynen tekrar eden şeyler iyi değil, hiç iyi değil. Bir şeyler yapmalı...
Ayrıntı
Anlatan:
Barış
Saat:
13:08:00
3
yorum var
Etiketler: içimi dökerken
5 Ocak 2008
İmgelem Slaytı
Birbirine bağlanmış cümleler kuracak ve anlam dizgeleri oluşturmaya çalışacak enerjim yok.
Sessizce duruyorum, gözüm dalıyor ve bir şeyler geçiyor; onları sıralayacağım sadece....
-Çürük yumurta kıvamındaki bağlarla birbirine bağlı insanlar. Çürüme bu galiba,
-Bu şehrin soğuğu bile sahte geliyor bana.
-Patronun anlaşılmaz konuşma tarzı karşısında pes ettim. Anlamaya çalışmıyorum bile artık. Sezgilerimi kullanarak jest-mimik oluşturuyor, öyle cevap veriyorum.
-Bugün ne yesem sorusu keder veriyor bana artık.
-Ne işim var benim bu şehirde?
-Ne işim var benim bu evde? Neden başka eve taşınma isteğimi hayata geçiremiyorum?
-Düzenli olarak yapmam gereken bir yığın şey konusundaki istikrarsızlığımı kendime unutturmak için mi düzenli blog yazmak istiyorum acep?
-Sadece oturup düşünerek kütle çekiminin nedenini bulacağım yolundaki güçlü his nereden kaynaklanıyor?
-SPD pedal alırsam bisikletten düşe düşe serseme döner miyim?
Böyle şeyler işte...
İmgelem Slaytı
Anlatan:
Barış
Saat:
02:34:00
1 yorum var
Etiketler: içimi dökerken
2 Ocak 2008
Devam...

Blogu okuyan kaldı mı, bilmiyorum. Muhteşem olmayan bir dönüşün ilk yazısı, hadi bakalım...
Devrim üst katımdan hicret edeli beri ağ bağlantım yoktu. (neden "ağ bağlantım" diyorum, tam bilmiyorum. "Internet" diyesim yok sanırım) Kablonun ucu onun telefon hattına bağlıydı ve...
Neler mi oldu o birkaç aylık arada? Oldu bir şeyler işte... Buna ek olarak günlerin düşündüğümden daha uzun olduğunu, daha çok şey yapılabildiğini, gözlerimin altının gerçekte mora çalan bir renkte olmadığını, dünyanın gidişatının o kadar da kaotik olmadığını ve şimdi hatırlayamadığım bir yığın şeyi farkettim.
Hep aynı şey. Gerçek ihtiyaçların arasına marjinal ihtiyaçlar kakalıyorlar ve ona bağımlı olmamızı ağzımızdan girip burnumuzdan çıkarak başarıyorlar. Sonra hiç yoktan yoksunluklar yaşatıyor, krizlere sokuyorlar bizi. Bu döngüye de fırıldak gibi dönen para turnikeleri yerleştiriyorlar. Yeni masraf kalemleri biribirini kovalıyor. Sevgili okur, yine analitik ukalalıktan alamadım kendimi, kusura bakma. Ahkam kesmeyeli aylar olmuştu, çok görme.
Bu sefil fotoğrafı geçenlerde çektim. Bir sıcak içtenliği var sanki.
Devam...
Anlatan:
Barış
Saat:
21:30:00
7
yorum var
Etiketler: fotoğraf, içimi dökerken
30 Ekim 2007
Gökova Pedallarımın Altında
25-28 Ekim arasında yapılan "Gökova Pedallarımın Altında" turuna iştirak etmiş bulunuyorum. Yaklaşık 320 km olan güzergahta neler oldu neler. Anlat anlat bitmez. Sağ salim bitirdik ve bunlar ilk fotoğraflar. (Tıklayınca
büyükleri açı
l
ıyor)



Gökova Pedallarımın Altında
Anlatan:
Barış
Saat:
10:09:00
0
yorum var
Etiketler: içimi dökerken
5 Ekim 2007
25 Eylül 2007
Harika Külüstürler
Benim Harika külüstürler nihayet geldi. Siyah olan meşhur 1925 model Ford T, diğeri 1931 model Ford A, çekici kamyon. Çekicinin eskitilmiş görüntüsüne dikkat.
Büyük halleri için resimlere tıklayınız.

Harika Külüstürler
Anlatan:
Barış
Saat:
21:28:00
3
yorum var
Etiketler: fotoğraf, şundan bundan
21 Eylül 2007
Demoklesi
Geçtiğimiz Pazartesi, ABD'deki Florida Üniversitesi. Demokrat Parti'nin 2004'teki başkan adayı John Kerry öğrencilere demokrasi şovu yapıyor. Meydan boş ya, Bush hakkında atıp tutuyor, sözümona eleştiriyor. Aklıma M. Ali Birand'ı getirdi. İletişim Fakültesi öğrencisi Andrew Meyer söz alıp soru soruyor;
"Başkan Bush hakkında ABD Temsilciler Meclisi'nde niçin dava açmıyorsunuz?" ve "Başkan Bush'un da üyesi olduğu Yale Üniversitesi bünyesinde kurulan gizli birime siz de üye misiniz?"
Polisler öğrenciyi engellemeye çalışıyor ve mikrofonunun sesini kesiyorlar. Sorusuna devam etmek isteyince de zorla gözaltına alıyorlar. Daha sonra öğrencilerin gözü önünde yatırıp elektrik veriyorlar. Bir insan evladının kalkıp müdahale etmemesi insanı çileden çıkarıyor. Meyer 5 yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılanacakmış.
İşte demokrasi! Eğer dönen korkunç dolapları görmezden gelir ve sessiz kalırsanız sizin için demokrasi var. Size yasaklananlar haricinde her şeyi yapabilir her haltı yiyebilirsiniz. Ama eğer ki, kafanıza takılan şeyler varsa ve yanıtlarını merak ediyorsanız demokrasinin alanı dışında kalıyorsunuz ve birdenbire ortaçağın engizisyoncularıyla burun buruna geliyorsunuz. İşte bize "demokrasi" inşa etmekte olan Tayyip'ler, Gül'ler de böyle bir demokrasiden ilham almaktadırlar. Birand'ın AB yalanlarını huşu içinde, hayranlıkla izleyen öğrencilere ne kadar "demokrat", şüphelerini dile getirenlere karşı ne kadar gaddar ve saygısız olduğunu hepimiz gördük. İstedikleri ABD'deki gibi, deli saçması bir demokrasidir. İstedikleri, Meyer gözaltına alınıp elektrik işkencesine uğrarken yerinden kıpırdamayan hayvanlar sürüsünün benzerini yaratmaktır. Kılavuzumuz bir kargadır. İtirazı olan var mı?
Demoklesi
Anlatan:
Barış
Saat:
13:48:00
4
yorum var
Etiketler: içimi dökerken
17 Eylül 2007
Ziyaretçi

Bu arkadaş eve girmiş. Yakaladım ve epey samimi olduk. Bahçeye bırakmadan önce profilden poz verdi, çektim. 
Heykelim de bitti. Sonrakinde vücuda duruş ve hareket vermeli.
Ziyaretçi
Anlatan:
Barış
Saat:
18:22:00
2
yorum var
Etiketler: fotoğraf, heykel, şundan bundan
11 Eylül 2007
7 Eylül 2007
6 Eylül 2007
Başlangıç Noktası

Bu evde doğmuşum. İşgal döneminde ruslar tarafından inşa edilen ve kışla olarak kullanılan bu bina, Cilavuz Köy Enstitüsü kurulduktan sonra personel için lojman olarak düzenlenmiş. Dedem de orada çalıştığından bu evde kalmaktaymışlar. Soğuk bir Aralık sabahı bu evde doğmuşum.
Köy Enstitüsü'nden kalan her şey gibi bu bina da ölüme terkedildiğinden şimdi harabe halinde. Biraz Photoshop kullanarak rötuşlamaya çalıştım. O halini koymaya yüreğim elvermedi.
Başlangıç Noktası
Anlatan:
Barış
Saat:
20:11:00
1 yorum var
Etiketler: şundan bundan
28 Ağustos 2007
Müftü
Evvelsi yıl. Doğalgaz için çaktırmadan istihbarat toplayacaklar. Sobalı ve kaloriferli evler belirlenecek, sözümona kalorifer sistemleri denetlenecek ve sobalı evlere de soba yakma teknikleri hakkında bilgi verilecek. Kaloriferler için makina mühendisleri görevlendirildi. İkişerli gruplar halinde dolaşıp terör estireceğiz kalorifer dairelerinde. Bana tam işin erbabı bir partner düştü. -muş gib yapmanın ustası, kontrol etmeden kontrol etmiş gibi yapan, arada da ateşçilere fırçalar atan bir arkadaş. İşin gerçek amacını tahmin ettiğimden ses çıkarmıyorum, ona uyuyorum ben de.
Kamu kurumları, okullar, hanlar, hamamlar, vesaire, her şey var bölgemizde.
Bir gün sıra müftülük binasına geldi. "Buradan sorumlu kim?" dedik. Üstümüzde tek tip kıyafetler, bakışlarımız sert ve kararlı; hemen bulup getirdiler sorumluyu. Müftü tabii. Sonra ateşçiyi istedik. İki dakikada karşımızda. Kontrol ediyormuş gibi yapıp müftünün odasına çıktık. Çaylarımızı yudumlarken muhabbet koyulaştı ve ekip arkadaşım zırvalamaya başladı. Bir rüyasını en ince ayrıntısına kadar anlatmaya başladı. "Hocam, gökyüzünün yarısı siyah, yarısı beyaz, ben siyah taraftayım, beyaz tarafa doğru gitmeye çalışıyorum, ileride adamlar var, bana şöyle dediler, böyle dediler, ben şöyle yaptım, böyle ettim..." Sıkılmaya başlamıştım ki, sadede geldi, "hocam, bu rüyam hayır mıdır, şer midir?" En renklisinden, muhtemelen bir tavuz kuşu tüyünü anlattıklarının orta yerine dikti yani.
Müftü dikkatlice dinledikten sonra sakin bir ses tonuyla "rüyalar genellikle insanların düşünme süreçlerinin devamıdır. Geçmişten, gelecekten, ya da bilinmeyen bir şeyden haber vermez. Bu kadar uzun ve karışık bir rüya muhtemelen fiziksel bir rahatsızlığınız yüzünden ortaya çıkmıştır..." Dedi.
Morarmış arkadaşımla olay yerini terkederken karmaşık hisler içindeydim. Biz bilimsel eğitim görmüş insanlardık, müftü dinsel eğitim görmüştü. Neyle nerede karşılaşılacağı belli olmuyor, değil mi?
Müftü
Anlatan:
Barış
Saat:
23:45:00
4
yorum var
Etiketler: içimi dökerken









