Otomobillerin, yaşamı kolaylaştırdığının on katı kadar zorlaştırdığı bir şehirde yaşıyorum. İçlerinde genellikle sadece sürücü bulunan onbinlerce otomobil dar ve eğri büğrü yollarımızı tıka basa dolduruyor ve bir tür çıldırma ayininin hayvandan akılsız parçaları olan bu sürücüler katilim olmak üzere birbirleriyle yarışıyor.
Evimle işyerim arasındaki mesafeyi ihtiyaç duyulan sürede katetmemin tek yolu bisikletle gitmek.
Sağa-sola-ileri-geri bakmadan şerit değiştirenler, önümde aniden duranlar, tali yoldan gelirken sadece dört tekerlileri bekleyip ben geçerken son gaz üstüme sürenler, yol kenarı diye sağ şeridin ortasına parkeden ve sol şeride geçip arkadan gelen amansız araç katarının önüne atlamama neden olanlar, gözleri kapalı araç kullandıklarını düşünmeye başladığım "hanım" sürücüler, karşıya geçmek bahanesiyle patır patır önüme atlayan yayalar...
Tüm bunlar muhtemelen gizli bir anlaşma çerçevesinde beni öldürüp kaza süsü vermek üzere çaba gösteren bir şebeke. Bir paranoya hiç bu kadar gerçeğe yaklaşmamıştı.
Dün yine yaklaşık 1200 badire atlatıp işyerine gittim ve aynı badirelerin ters yönde olanlarını idrak etmek üzere eve doğru yola çıktım. İki yönlü otomobil nehrini aşıp karşı yönden yoluma devam edeceğim. Fırsat kolluyorum, ters yönde ağır ağır ilerliyorum. Karşımdan bir şey geliyor.
Ne mi geliyor? 70-80 yaşlarında bir nine, arkasında içine hurda kâğıt doldurduğu iki tekerlekli bir araba; çeke çeke götürüyor.
Karşılaştık, sağımdan geçmek üzere yol tarafına doğru hamle yaptı. Tam arkasından dev bir kamyon geliyor. Muhtemelen freni ve direksiyonu yok. Freni ve direksiyonu varsa şoförü yok. Zira nine önüne çıkınca istifinde, doğrultu ve hızında zerrece değişiklik yok. Birkaç milisaniye içinde ellerim soğudu, dizimin dermanı çekildi ve kalbim en aritmik şekilde atmaya başladı. Durdum, teyzeee, teyzee, diye bağırıp arkasını işaret ettim. İrkildi, arkasına baktı, kenara geldi biraz. Kamyon neredeyse sürtünerek geçti. Teyze bana "Allah iyiluğuni versin yavrum!" dedi. Aynen böyle! Karadeniz şivesi gibi yani. Yoluna devam etti. Yoluma devam ettim.
İçimde bir şeyler kaynıyor. Teyze orada sinek gibi ezilse ağlayanı olacak mıydı acep? Ağlayanı olsaydı muhtemelen 70-80 yaşında hurda kağıt toplaması gerekmezdi. Teyze! kamyon seni sıyırıp geçti ama beni yerden yere çaldı sanki. Topladın biraz kağıt belki, gittin uyanık bir hurda depocusuna, gerçek fiyatından kırpıp kırpıp üç kuruş verdi sana. Gittin ekmek aldın. Çoğu olmayan dişlerinle çiğnemeye çalıştın. Kalan ömründe o acımasız yollarda, gaza bastıkça köpekleşen sürücülerden bulabildiğin boşluklarda kâğıt toplayabilesin diye. Yok teyze yok, o kamyon beni ezip geçti, perişan etti. Zayıf ve mavi damarlı parmaklarınla, incecik bileğinle çektiğin o araba toplumsal cenaze arabamızdır. Allah hepimizin belasını versin!
Ama sen sadece "Allah iyiluğuni versin" dedin!
27 Mayıs 2009
Dün Olan
Anlatan:
Barış
Saat:
01:58:00
0
yorum var
Etiketler: içimi dökerken
22 Mayıs 2009
14 Mayıs 2009
Psikolojik Savaş Nasıl Yapılır
Zaman Gazetesi ve Samanyolu Haber'den:
"Okul bahçesindeki büstü yıkan inek sürgün edildi.
Malatya'nın Yeşilyurt ilçesine bağlı Kadiruşağı köyünde okul bahçesindeki Atatürk büstünü kıran inek başka köye satıldı."
"Sürgün edildi" ironisine dikkat.
Yorum yapmama gerek var mı? Her şey ortada. Ayrıca büst kaidesine bakın. Bu inekcağızın büstü kırması için keçi gibi şahlanıp şiddetle kafa atması gerekir. Yapmış olabilir mi?
Psikolojik Savaş Nasıl Yapılır
Anlatan:
Barış
Saat:
14:52:00
0
yorum var
Etiketler: içimi dökerken, şundan bundan
7 Mayıs 2009
5 Mayıs 2009
3 Mayıs 2009
17 Nisan 2009
1 Nisan 2009
30 Mart 2009
29 Mart 2009
22 Mart 2009
19 Mart 2009
14 Mart 2009
Bitti Sanki
Normal renk, Ambient occlusion, depth pass'leri alıp Photoshop'ta birleştirme konusunda ilk deneyimimdi.
Bitti Sanki
Anlatan:
Barış
Saat:
23:52:00
0
yorum var
Etiketler: grafik
8 Mart 2009
6 Mart 2009
28 Şubat 2009
24 Şubat 2009
Keser Kullanırken
Kahramanımız çivi çakmaya çalışıyor. Daha önce modellediğim diğer aletlerle de adapte olacak.
Keser Kullanırken
Anlatan:
Barış
Saat:
00:46:00
0
yorum var
Etiketler: grafik
17 Şubat 2009
12 Şubat 2009
Işık İyi mi?
Aydınlık iyi bir şey mi? Karanlık iyi bir şey mi? Hangisi iyi, hangisi kötü? Bir dakika, acele etmeyelim. Sakin olalım ve düşünelim.
En sevdiğim film konularındandır; korkunç ve kaçılamazlığıyla ün yapmış bir hapishane, kaçmayı her şey pahasına kafasına koymuş başrol oyuncusu. Zekice planlar yapılır, her şey inceden inceye hesaplanır. Gecenin bir yarısı hapishanenin (ya da toplama kampının) o korkunç binasından çıkılır. Sıra tel örgüleri geçmeye gelmiştir. Nöbetçi kulelerindeki güçlü projektörlerin acımasızca taradığı bölge geçilip tel örgüler kesilecek ve o büyük rüyaya ilk adım atılacaktır. Projektörlerin tarama hızı, kaç saniyede tel örgülere koşulup kaç saniyede tellerin kesilmesi gerektiği ince ince hesaplanmştır. Kahramanımız duvar dibine sinip yay gibi gerilerek fırlama vaktini bekler. O an geldiğinde ok gibi fırlar tel örgülere. Tel makasını çıkarır ve kesmeye başlar. Derken bir aksillik olur. Zamanında bitirememiştir kesme işlemini. Projektörün kahredici ışığı o tarafa yönelmiş, durdurulamazcasına yaklaşmaktadır. Kahramanımız en uygun yere çekilmeye çalışır. Koca ışık halkası tam başının üstünden geçmektedir. Onunla birlikte nefesimizi tutarız. Işığın geçişiyle birlikte rahatlar, heyecanlı kaçışın devamını iple çekeriz.
Çoğu bar loş ışıklıdır. Zamane yaşamının yıpratıcılığı ve yoruculuğundan kaçanların sığınma isteği duyacağı şekilde tasarlanmıştır. Zamane insanı kendini sevmez. Hep bir başkasına benzemek üzere özendirilmiştir zira. Hiç bir zaman ona benzeyemez ama ömrü benzeme çabasıyla geçer gider. Kendisi olmaktan utanan insan güvensiz olur, kolay güdülür. Örnek haline getirilmiş tiplere benzeme çabası hiç bitmediği için piyasaya sürekli yeni örnek tipler sürülür ve sürüler halinde "kendi isteğiyle" biçimlendirilir. Kendisi olmaktan duyduğu utanç süreklileştirilmiş olan insanın beğenilmek için yapıp ettiklerinin çoğunun altında kendisini çirkin bulması yatar. Gün içinde güzel görünmek için yaptıklarının hiç biri aslında onun kendini çirkin bulduğu gerçeğini değiştirmez. Bu çirkinliği sadece kozmetik olarak algılamayalım; hâl hareket, davranış, birikim vs. de buna dahil. Çirkinliğini gizleyebileceği yerlere kaçmak ister. Barda ışık loştur; yüzü gözü, burnunun büyüklüğü, saçının seyrekliği, kulağının birinin kepçe oluşu, jest mimik beceriksizliği pek farkedilmemektedir. Ortam gürültülüdür; cırtlak sesi, tekdüze ses tonu, konuşmasındaki kararsızlık kamufle olmuştur. Orada kendini iyi hisseder. Günlük yaşamın o hiç sönmeyen acımasız projektörlerinden kaçıp buraya sığınmakla ne de iyi etmiştir. Alkol de işin içine girip psikolojik gerilimini hafifletince o yıkıcı acizlik duygusu hafifler, kendini güçlü ve güvenli hisseder birkaç saatliğine.
Işık hep cıvıl cıvıl bir bahar gününü aydınlatıp insanı yaşama çeken ışık mıdır? Işık hep iyi midir?
Yoksa şöyle mi demeli; İnsanın kontrol etmeyi öğrendiği her şeyi silah haline getirmeyi başardığından beri ışığı kimin, nereye, neden tuttuğu önemlidir artık. Yaşamımızın her alanını kuşatıp ne yaptığımızı görerek güç sağlayanları bundan mahrum edecek şey karanlık bölgelerse orada da olunmalı. Ama en karanlık bölge, projektörün arkasında, onu kontrol edenin bulunduğu bölgedir. Orada durarak kendini gizler. Karanlık ücralara kaçmaktan söz etmiyorum, kör edici ışık bombardımanından kurtulup o karanlık bölgeyi görmekten sözediyorum. Projektörün kontrolünü ele almaktan yani.
Işık İyi mi?
Anlatan:
Barış
Saat:
13:04:00
0
yorum var
Etiketler: içimi dökerken






















