8 Ocak 2008

Ayrıntı

Ayrıntı, bir bütünü bazen gerçeğinden uzaklaştırır. Arada bir mikro ayrıntılara inerek bakmak bir şeyi anlaşılır kılmak için iyidir. Deneyelim...


Tam deli saçması fantastik olaylarımın en heyecanlı yerindeyken masadaki saat tık! sesiyle engelinden kurtulur ve gittikçe yoğunluğu artan şekilde çınlayan dit dit sesleri bir rüyanın daha finalini yok eder. O dit dit seslerine karşı zaman içinde bağışıklık geliştirmiş olmalıyım ki, beynim o sesi biçimlendirmeye başlar. Dat dat, dot dot, düt düt, höt höt gibi seslere dönüştürmekten yorgun düşer ve sonunda güm güm! diye dayanılmaz bir hâle sokar. Bu, beynimin "bu kadar oyun yeter!" mesajıdır. Bu kez de "ona kadar sayıp kalkacağım" larla oyalamaya başlarım kendimi. Yatağın dışı ile içi arasında en az yirmi derecelik sıcaklık farkı vardır zira. Üçüncü ya da dördüncü on'da kalkmayı başarırım. Masanın üstündeki sesi artık ağlamaklı hâle gelen saatin tepesine bir şaplak indirip teliklerimi aramaya başlarım. Bir insan her gün terliklerini arayabilir mi? Ben yapabiliyorum!

Lavabonun önüne geldiğimde aynaya bakmam. Bunun anlamı da yoktur. Mevcut ışık kırılma kanunlarına göre gözümün ağ tabakasında tutarlı görüntüler oluşması pek olası değildir. Sabunla elim arasındaki bir tango faslından sonra parmak uçlarımı iyice durulayıp kontaktlens kabının iki yuvarlak kapağını açarım. Kapaklar yeterince temiz değildir, bir durulama daha... Sonra sağ işaret parmağımı sağdaki kaba daldırır, geceden beri yalnızlıktan deliren lensimin parmağıma sarılarak kaptan çıkmasını sağlarım. Parmağım, lensin gözüme temas etmesi gereken yerine temas etmekte ve ters çevrilmesi gerekmektedir. Yıllar içinde oluşan ve benim bile nasıl geliştiğini anlamadığım bir alışkanlıkla lensi çevirir ve gözüme oturturum. Aradaki hava kabarcıklarının çıkış sesini cırrrk! şeklinde duymuşsam işlem tamamdır. Diğer göze de aynı işlemi tatbik edip kabın içindeki sıvıyı şaap diye lavaboya boşaltırım. Artık aynaya bakabilirim. Yapabildiğim bir garip şey daha var. Her gün aynaya bakıp "bu ben miyim?" diye düşünmeyi de başarabiliyorum. Avuçlarımı su ile doldurup yüzüme 3-5 kere çarparım. Yüzümün ıslak hâlini sevdiğimden bir kez de öyle bakmayı ihmal etmem. Yastık, her gece saçıma en sevmediğim modeli uygulamakta ısrar ettiğinden saçımı hafifçe ıslatıp şekil veririm ve havluya koşarım. Havlu nemliyse, bu günün kötü olaylar listesinin ilki olmaya güçlü bir adaydır.

Az önce hışımla terkettiğim yatağıma gelirim. Yorganı düzeltir, üzerine battaniyeyi düzgünce serer, uzakten şöööyle bir bakarım. Sonra yerdeki çorapları alır kirli sepetine atarım. "Güneş girmeyen eve doktor girer" atasözümüzün teşvik ediciliğiyle tüm perdeleri açarım ama yine de güneş girmez.

Mutfaktaki ilk işim elektrikli su ısıtıcısına su koyup düğmesine basmaktır. Demliği boşaltıp temizlerken hep dünden kalan, yarısı bile içilmemiş çaya (aynen bir gün önce olduğu gibi) acırım. Çayı döker, demlik süzgecini yıkar, içine yeni çay koyup biraz su altında tutarım. Her seferinde "şu toza bak, iyi ki yıkamışım" sözünü aklımdan geçirir ve mutlu olmak için sinekten yağ çıkarma becerimi sergilerim. Fokur fokur sesleri eşliğinde suyun yarısını demliğe, kalan yarısını çaydanlığa boşaltırken illâ ki birkaç damlasını ayağıma döker, irkilirim. Eküriyi ocağa yerleştirip bir buzdolabı kreasyonu oluşturmaya girişirim. Zeytin, peynir, domates, çokokrem, yumurta... Domatesi dilimleyip pinti tuzluğumla mücadeleye girişirim. Ne yaparsam yapayım kuru tutmayı başaramadığım tuzluk günün ikinci hayal kırıklığına yol açar genelde. Su bardağı, çatal ve kepek ekmeğini de yerleştirince her şey tamamlanır. Plastik sandalyeye oturur, iştahsızca yemeye başlarım. Sonra çay koyar, şekersiz içerim. Sonlara doğru iştahım açılır ama yeme limitim dolmuştur. 8-9 zeytin, bir vasati kırk çöp kibrit kutusu kadar peynir, bir yumurta, bir dilim kepek ekmeği, 2-3 bardak çay.

Yemeyi bitirip son bardak çayımı içerken tefekküre dalarım. Gözüm bir noktaya takılı kalır, karmakarışık düşüncelere yuvarlanırım. Sonra illâ ki sıkıcı bir şeyler gelir aklıma ve aniden kalkıp masanın üzerindeki mutlu aileyi buzdolabına, soğuk yuvalarına yerleştiririm. Masayı cefâkâr sarı bezle silip bir bardak çay daha alır, bilgisayarın başına geçerim. İki haber sitesi, üç e-posta sitesi, modelleri sattığım Turbosquid, Zbrush ve Modo sitelerini...

Buraya kadar anlattıklarım neredeyse her gün tekrarlananlar. Günlük yaşamım, bu noktadan sonra çatallanır, farklılaşır. Her gün aynen tekrar eden şeyler iyi değil, hiç iyi değil. Bir şeyler yapmalı...


Share/Bookmark

3 yorum var:

Adsız dedi ki...

bu yazınızı çok beğendim..:)
hatta okurken yaptığınız benzetmelere gülmekten kırıldım,,çok keyifli bi okuma zamanıydı benim için,,teşekkürler..

ennis dedi ki...

Rabbit in youur headlights

ennis dedi ki...

Bu yazı okunurken dinlenecek müziktir;)